Domestik ne kadar erotik?

Domestik ne kadar erotik?
Domestik ne kadar erotik?

Taner Ceylan, Art Basel ve kasım ayındaki kişisel sergisi için yapacağı ?Kayıp Resim Serisi?nin ikinci halkasında hanedanın sonuna dokunmak istemiş. Arkasında gördüğünüz, ?1923? bu seriden. Ceylan, henüz bitmemiş eserini ilk kez, galericisinden bile önce bize göstermenin coşkusu içinde... FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Kiminin 'erotik', kiminin 'pornografik' bulduğu resimlerine bakınca fırça sahibinin gece âlemlerinde kurt, serkeş bir hayatta pir olduğu sanılabilir; sanılıyor da... Halbuki resimleri memleketin en pahalısı, gerçekçiliği en 'hiper' klasmanında olan Taner Ceylan'ın mazbut ötesi bir ev hayatı, bir yeteneğin ipoteklediği, huzur endeksli, fazla sakin bir dünyası var. Bir öğleden sonra oturmaya gittik...
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinarbihter@gmail.com / Arşivi

İnce belli çay bardaklarını masaya diziyor, Selanik gevrekleri tabaklarda... Kendisi poğaça, börek yapamadığı için özür diliyor. Misafirle canlanan, terliklerini şıpırdatarak keklik gibi seken kadınlar vardır; huzuru ikramda, muhabbette bulurlar. Onu anımsatan tatlı bir telaşı var. Müziği, ne muhabbeti bölecek, ne hepten yok olacak ses seviyesine getiriyor. Elektrikli çaydanlığı yanımıza taşıyor, altında oturduğumuz bahçe şemsiyesini güneşin son yüzüne göre ayarlıyor. Masadaki gazeteyi katlarken, neredeyse sevişmekte olan bir kadınla erkeğin magazin ekini kapladığı ilana bakıp “Böyle ilanlar aslında çok iyi oluyor” gibi bir çıkış yapmasa, sanki bütün öğleden sonra bir demlik çay eşliğinde ‘beylerimizden’ konuşup ahbapları çekiştireceğiz.
Taner Ceylan’ın Florya’daki evine doğru yol alırken, gazetenin şoförlerinden Del Bosque lakaplı Cengiz Abi kime gittiğimi sordu. Ressam olduğunu duyunca, “Şanslısın” dedi, “Konuştuktan sonra da bir resmini yapar. Bence kafatasın resme çok uygun.” Taner Ceylan’ın resimlerini bir görsen Cengiz Abi...
Bu hikâyeyi anlattığımda, takside, orada burada ‘Sanat en basit cümlelerle nasıl anlatılır?’ üzerine ihtisas yaptığını söylüyor Ceylan. Bob Ross’lu, ‘Abi sevgilimin bir resmini yapar mısın?’lı çok cümle duymuş.

‘Mutfağım çok iyidir’
Kendisine de ilettim, onun resimleri bana hep şu kamyon arkası yazısını hatırlatır: ‘Tek rakibim THY’. Bu adamın tek rakibi ne, hakikat mi? Gerçekten daha gerçeği imal etmek gibi bir inadı olabilir mi bir insan evladının? Beş duyunun ve cümle sinir sistemi uzvunun emdiği, gözün gördüğüne nasıl eklenir? Ceylan’ın ‘duygusal gerçeklik’ dediği şey işte. Hatta asıl mühimsediği bu. Herkesin kafayı taktığı da... Bir sergisinde, fotoğraftan baskı olduğu şüphesiyle bir resminin kazındığını biliyoruz.
İlk sözleştiğimizde ne bir yeni sergi muştusu, ne bir müzayede satışı, ne eşcinsellik göndermeli bir skandal; ortalıkta taze bir Taner Ceylan söyleşisi sebebi yoktu. Hatta böyle olsun istedik. Kiminin erotik, kiminin pornografik sıfatlarını yakıştırdığı resimlerine bakanın her gece âlemlerde, gay partilerinde geziyor sandığı bir ressamın, Türkiye’nin yaşayan en pahalı ve resimleriyle en fazla tartışılan hiperrealist ressamının ‘hiper’ gerçekliğiydi beni ilgilendiren. Bahçesinde kedileri Seda, Halil ve Şans’la oynayan, “Mutfağım çok iyidir” diyebilecek kadar iddialı, zeytinyağlı taze fasulyeyi şahane yapan, akşamları Filiz Akın’lı-Tarık Akan’lı filmler seyreden, sıkılınca klasik gitarını çalan, en son gece çıkışı için “Bir galeri yemeğine gitmişimdir” muğlaklığında konuşan bu munis adamın gerçek âlemine dalmaktı istediğim. Yurtdışında yaşamak ne kelime; sergileri ve sanat fuarları dışında pasaport kontrolünden geçmemiş, gezmekten hazzetmeyen, bir tek Antalya Çıralı’ya iltimas geçen bir insan vardı karşımda. Hayatında ilk kez geçen yıl, 41 yaşındayken ailesinden ayrı (o da yine aynı semtte) eve çıkan, ömrü aynı aile odasında geçmiş, latif genç erkeklerin en şehvetlisinden doğasını yaşadığı, ‘ahlaka mugayir’ resimleriyle namlı bir ressam...
Buluşana kadar taze haber de geldi. Geçen yıl ‘Ruhani’ tablosunun 70 bin pound gibi rekor sayılan bir fiyata satıldığı Sotheby’s Çağdaş Türk Sanatı müzayedesinin bu yılkinde, ‘1881’ adlı resmi beklenen 45 bin pound sınırını da aşarak 120 bin pound’a alıcı bulmuştu. Çok mutluydu ama şaşkın değildi. Hatta 20 milyon pound’ların konuşulduğu bir zeminde çok da büyük bir rakam olmadığını düşünüyordu. Yine de Türkiye için bir ilk...

‘1881’in peşinde ‘1923’ var
Gelelim ‘1881’e... Yere bakan yürek bakan bir Osmanlı paşası, tütünün dumanını efkârla işve arası bir kavisle üflüyor yüzümüze. Peki ama kim bu? Neler oluyor burada?
İtiraf ediyorum, 1881’in şifrelerini çözebilmek, güncel politikaya bağlayabilmek için çok uğraştım. 1881’i ‘eski çağın ‘fade’ olarak bitmesi, yeni çağın başlaması’ olarak tarif eden biri, dokunulduğunda Atatürk hakkında sayar da döker diye düşünüyor insan. Öyle olmadı; “Benim için güzel bir adam” dedi sadece. Hiçbir siyasi tanıma yanaşmadığı gibi, kendisini Atatürkçü olarak da tarif etmeyeceğini ekledi. Bunu başkasının yapmasının, ki seri ilerledikçe bu kesin gibi, kendisini ilgilendirmeyeceği kanaatinde. Cumhuriyet’i yüceltme peşinde ise hiç değilmiş.
Resmin manasını ‘kazıma’ teşebbüslerim sonunda anladığım, ‘1881’in de, bu serinin müstakbel parçalarının da daha Genç Osman serisi zamanından beri kafasını kurcalayan Batı oryantalizmine bir tepki olarak doğduğu. “Oryantalist resimlerde her şeyde güllük gülistanlık hal, en vahşisinde bile bir şıkır şıkırlık vardır. O masala düşmeden gerçek Osmanlı’yı nasıl aktarabilirim arzusuyla başladım. İnsanların asla bugünden daha masum olmadığını düşünüyorum. Nasıl bugün çeteler, rüşvetçiler, gizli örgütler var, hepsi o zaman da vardı. Bu gördüğümüz adam da muhtemelen emeksiz para kazanan, iş bağlayan, ‘Ülke çökerse çöksün, ben Paris’te yaşamasını bilirim’ diyen bir adam. İşte bugünün makinesiyle, flaşıyla, arkadaşlarına poz vermiş tadını yakalamak istedim.”
Fotoğraflarda arkada gördüğünüz, yoldaki ‘1923’ de isim itibarıyla ilk zanna iyi oturuyor. Hani Cumhuriyet’le işimiz yoktu? Fakat Ceylan daha ziyade resim için gerekli fotoğraf çekimini (çoğunlukla kendi yapıyor, üç-beş fotoğrafı duygusal gerçeklikle harmanlıyor) ilk kez, galericisinden bile önce bize göstermenin coşkusu içinde.
Art Basel ve kasımdaki kişisel sergisi için yapacağı, ‘Kayıp Resim Serisi’nin ikinci halkasında hanedanın sonuna dokunmak istemiş. “Atatürk’ün, elinden birçok madalya aldığı Vahdettin’i sonra İstanbul’dan yollaması çok ironik geliyor bana. Bu resimde de öyle bir hüzün var. Sonra aklıma Hürrem Sultan’lar, Esma Sultan’lar geliyor, öyle acayip hikâyeler var ki... O oryantalist resimlerdeki Harem ’i düşün, bir de Topkapı Sarayı’ndaki 1.5 metreye 2 metrelik koğuşlardan oluşan Harem dairesini... Acılarını fayanslara kazımış kadınlar. Hamile kalan çuvalla Sarayburnu’ndan aşağı... Bu seriden sonra hiçbir paşa resmine, hiçbir oryantalist resme eskisi gibi bakılmayacak bence.”

Neyleyim köşkü...
Taner Ceylan, resminde arka planın teferruatından kendisini kurtardığı, tek bir figürün patladığı ve de cinselliğin öne çıkmadığı bir döneme girdiğini söylüyor. Ne kadar soyuta kayarsa kaysın, yine gerçekçilikten kopamayacağını bir de... Resimleri o kadar pahalı bir adamdan söz ediyoruz ki, “Halbuki bundan sonra rahattınız. İsteyen istediğini becerebilirdi. Kim hayır diyebilir ki” diyorum. Gülüyor; galeriler üstü bir kıvama geldiğini kendisi de kabul ediyor. Peki zengin olmuş mu?
“Oldum” diyor, “Bu evi aldım işte...” Gerçekten 35-40 metrekare olan evin her yeri beyaz, zaten tamamı irice bir salon gibi; tuvalet bir yabancının işini güçleştirecek şeffaflıkta, cam. Perde çekilebiliyor neyse ki...
Evin eski sahibinin bestekâr Kadri Şençalar olması, pek sevdiği bir ayrıntı. Bahçedeki kameriyede vaktiyle Florya taraflarında yaşayan Müzeyyen Senar’ın, Behiye Aksoy’un Şençalar’la ettiği meşkleri duymuş gibi konuşuyor. Sohbetin tren sesiyle, camdan cama konuşan komşularla, sokakta oynayan çocuk sesleriyle katmerlendiği bu evin eski sahibinin, ‘Neyleyim köşkü, neyleyim sarayı’ diye başlayan şarkının yaratıcısı olması ne manalı tesadüf... ‘Zengin oldum’ netliğinde konuşup dünya malının sadece huzur veren kısmına tamah eden, tek harcaması resim olan bir adam var karşımda. Ve görüyorum, o kocaman tuvalleri kanepeyle pencere arasında boyadığı bu evde gerçekten mesut...
Almanya’da doğmuş, 1982’den beri Florya’da... Karı koca işçi emeklisi, beş çocuklu ailede çok bonkör dağıtılmış bir resim kabiliyeti geni mevcut. Annesi, abileri, kız kardeşi, hepsi çok iyi resim yapıyor Ceylan’a göre. Bu da tuhaf bir deney gibi bir yandan, içlerinden biri kafayı takar ve kendi tabiriyle bir odada gençliğini gözden çıkarır. Hatice-netice denklemi malum...
Buna pişman olmadığını söylüyor ama 42 yaşından geriye baktığında, yanan gençliğin tesirini çözmek istiyorum. Benim kurduğum ‘temiz aile çocuğu’ tamlaması çok hoşuna gitmiyor, ama “Evet, biraz naif kaldım” diyor, “Bir sürü konuya sonradan adapte olamıyorsunuz. O jargonu bile bilmiyorum. Hiç içki içmemişim, sigara içmemişim. Anlamıyorum bazı şeyleri...”
30 küsur yaşına kadar ailesinden aldığı maddi destek bir yana, tipik bir Türkiyeli ailenin kolay kaldıramayacağı resimler yapan oğullarına verdikleri manevi destek, belli ki çok mühim onun için. Bazı mevzular hiç konuşulmaz, ‘Oğlum bizim de duvara asabileceğimiz bir resim yapsan’ diye şakaya vurulur, hafiften sigortalı, maaşlı bir iş dokundurmaları da yapılır, ama devran döner. 20 yıldır resim yapıyor, 10 yıldır beynelmilel bir isim, şimdi ailesinin çok mutlu olduğunu söylüyor Ceylan. Hatta kimi akrabanın ‘Keşke zamanında bir resmini alsaydık’ diye hayıflandığından söz ediyor. Sonra mahcup, neredeyse kulağıma fısıldayarak “İnanır mısın, çöpümü 30-40 bin liraya satıyorlar. Okul zamanında karaladığım şeyler hepsi...” E, akraba yanmasın da ne yapsın...

‘Dantel gibi yapmışım’
Çalışırken üzerine atlamasın diye, en son gözleri tamamlıyor Ceylan. Satılan resimlerinin akıbetini merak etmiyor. Sadece ‘Karanfil Hasan’ı üç-dört yıl sonra görmüş ve ‘Ne kadar zarifmiş, nasıl dantel gibi yapmışım’ diyerek kendisine inanamamış. Bunu hiç de kasılmak için söylemiyor. Galerilerde erkek nülerinin, homoerotik resimlerin artışına neden olduğunu söylerken de, daha çok ‘Erotizm kazansın’ gibi bir tonlama var sesinde.
Ceylan’ın 14 yıldır süren bir ilişkisi var ama beyninin yıllar içinde sayısal alanı sıfırladığını ve bu yüzden görsellikten çok etkilendiğini söylüyor. Bu, sık âşık oluyor manasına geliyor. Şıpsevdiliğine karşın, durması gerektiği yeri de biliyormuş. 14 yıl kimse kimseye dayanmaz yoksa...
Bir öğleden sonraya yayılan muhabbet bu kadar ev hali üzerinden akınca, biraz da işin mütehassısı olarak soruyorum Taner Ceylan’a: “Domestikle erotik aynı yerde olur mu?” “Hem de çok iyi olur” diyor, “Erotizm için evcimen bir ortam gerekir bence; ev önemlidir.” Nasıl yani, dolapta zeytinyağlı fasulyenin olması erotik bir şey mi? “Fasulye şart değil ama önceden yapılmış bir tatlı fena olmaz mı?”

‘Sibel Can’a klip çekmek isterim’
Taner Ceylan’ın zamanında takip ettiği diziler olsa da televizyonla pek arası yok. ‘Altın Kızlar’ dizisinin müptelası sadece, hatta o resimleri yaparken ikişer bölüm ‘Altın Kızlar’ oluyormuş fonda, her defasında kahkahalar atarak seyrediyormuş.
Modayı, bilhassa klipleri güncel görsel dile dair beslenme kaynakları olarak görüyor. Hatta klip çekmeye hevesli... Mesela kim?
“Sibel Can’ı çok seviyorum. Geçen yaz bir konserine bile gittim. Sibel’i dinlerken aldığım duyguyu duysa, o bile şaşırır. Onun bir resmini yapsam diye de düşündüm. ‘Karanfil Hasan’da Türkan Şoray’ı arkada resmetmiştim. Öyle bir pop ikonu serisi de var aklımda. Başka... Gülşen’i seviyorum. Bir Bülent Ersoy konserine de gittim. Ama mesela bir yanda Sibel Can çalarken diğer yanda Thievery Corporation çalar, ikisi birlikte bir şey yapsa ne güzel olur diye düşünürüm. Ebru Gündeş o sesiyle, yorumuyla caz söylese derim. Bülent Ersoy, Diana Krall gibi söylese, cebinden çıkarır diye düşünürüm. Böyle çalışır kafam...”

Silahı resim olan bir süper kahraman
Geldiğimden beri duyduğum dile pek yakın gelmediğinden, bir söyleşisinde onu ‘Ruhani’ resmini yapmaya iten ‘nefret dolu’ dönemi sormadan edemiyorum. Resimleri yüzünden ders verdiği Yeditepe Üniversitesi’yle ilişiğinin kesildiği, magazin haberlerinde, sürmanşetlerde isminin anıldığı bir dönem bu. Bazı galericiler, küratörler ve eleştirmenlerden müteşekkil kliklerden söz ediyor. “Huyuna suyuna gitmen gerekiyor hepsinin. Bir ara kendimi çok çaresiz hissetmiştim. Ama artık beni kızdırmasınlar, bir portrelerini yaparım sonsuza kadar cehennemde kalırlar” diyor kahkaha atarak. Bu insandan çıkarabileceğiniz maksimum kötücüllük bu sanırım. “Kendimde bu gücü görüyorum ve çok hoşuma gidiyor. Bir kişinin sonsuza kadar nefretle anılması yapacağım bir resme bağlı. Ya da tam tersi...”
Böyle bir motivasyonla, bir gerçek hayat hesabıyla tuval karşısına geçip geçmediğini soruyorum: “Ucuna kadar geldim. Ama sağduyulu bir ressam arkadaşım ‘Buna değmez, emeğini boşa harcama’ diyerek beni geri çekti. Yerin dibine batıracaktım yoksa.”
Peki nasıl rezil edecekti yani, mesela hardcore bir cima anı resmederek mi? “O kadar kolay bir dil olmazdı. Belden aşağı vurmazdım. Çok zekice, asla altından kalkamayacağı bir resim yapabilirdim.” Bunları o kadar zevkle anlatıyor ki, silahı resim olan bir süper kahraman sanki...
Bir de tersi var tabii; bir Taner Ceylan resmine model olabilmek için onunla iyi geçinenler... Teklif edilen sıcak paranın miktarı ise ağızdan çıkmayan bakla; zaten açık çek vermek daha makbul...
Ama tuvalle de o tür bir alışveriş kurmak istemiyor: “Günde sekiz saat, iki-üç ay bir resim için kapandığımda, o resim yaşam alanım oluyor benim. Oradaki saçla, kılla, boncukla bir oluyorum. Başkasının derdiyle uğraşamam o yüzden.”


    ETİKETLER:

    caz

    ,

    Harem