Dönemine göre ileride bir albüm

Dönemine göre   ileride bir albüm
Dönemine göre   ileride bir albüm
Politik müziğimizin köşetaşlarından, ilk Yeni Türkü albümü 'Buğdayın Türküsü' 33 yıl sonra tıpkıbasım olarak raflarda. 12 Eylül atmosferinde dinleyiciyle buluşması engellenen bu kültü, yaratıcılarından Selim Atakan ve Derya Köroğlu'yla konuştuk.
Haber: MURAT MERİÇ / Arşivi

Sizinle 2009 yılında Yeni Türkü’nün 30. yıl konseri için buluştuğumuzda ‘Buğdayın Türküsü’nün yeniden yayımlanacağı müjdesini vermiştiniz. Neden bu kadar uzun sürdü albümün raflara çıkması?
Uzun zamandır düşündüğümüz bir projeydi. Yeni Türkü albümlerini ‘Koleksiyon’ adıyla topladığımızda ‘Buğdayın Türküsü’nü dışarıda bıraktık çünkü çok farklı bir yapısı vardı. İlk olmasından ziyade bizim için çok kıymetliydi ve harcamak istemedik. Derya’yla oturduk, konuştuk, albümü yeniden çalmakla aynen yayımlamak arasında gidip geldik ve yeniden çalarsak otantikliğinin bozulacağını düşündüğümüz için böyle yayımlamaya karar verdik. Albümün içine dijital bir düzenleme girmesini istemedik açıkçası…
Bir de DVD var albümün içinde, Can Dündar’ın yaptığı “İlk Türkü: Buğdayın Türküsü” başlıklı bir belgesel. O nasıl şekillendi?
Zeynep’in (Özbatur Atakan) fikriydi. Albümü bilmeyenlere tanıtmanın en iyi yoluydu. Başta üç saatlik bir film çıktı ortaya, kısalta kısalta bu hale soktuk. Her şeyi de söylemeyelim istedik. Bizi tanımayanlar çok şey öğreniyor, onlara ilginç geliyor yaşadıklarımız… Bizim zamanımızı yaşamış arkadaşları da “ne kadar baskılı günlermiş” sıkıntısı sarıyor.
Ne kadar baskılı günlerdi?
Albümün yayımlanma aşamasında çok sıkıntı yaşadık. Başımıza bir şey gelecek diye bekliyorduk ama ne geleceğini tahmin edemiyorduk çünkü her şey çok mantıksızdı! Matbaa kapakları basmadı, dağıtımcı dağıtmak istemedi. Bir gerekçeleri de yoktu. Sonrasında da 12 Eylül oldu zaten, albüm bir anda ortadan kayboldu.
O dönem albümleri denetleyen bir kurul da yoktu, değil mi?
Yoktu, evet. Sadece TRT’de vardı ve bir baş belasıydı. Sırf bu kurul yüzünden TRT’ye çıkamadık mesela. Tek görüntümüz vardır, İzzet Öz’ün programında ‘Sardunya’ya Ağıt’ çaldık ama enstrümantal! Söz denetimi çok fenaydı: Yaşam diyemezdiniz mesela, hayat demek zorundaydınız. Düzen kelimesini kullanamazdınız... Murathan’ın (Mungan) “ya içindesindir düzenin / ya da dışında yer alacaksın” dizesindeki “düzen”i sırf bu yüzden “çember” yaptık! Sadece söz değil üslup denetimine de takıldık. Şarkılarımızda piyanonun yanında bağlama vardı ve halk müziği denetleyicileri piyano var diye kabul etmiyor, Batı müziği kurulu bağlamaya takılıyordu.
Ankara ’da olayların göbeğinde, Bahçelievler’de yaşıyormuşsunuz. Bahçelievler katliamının yapıldığı yer, MHP ’nin merkezi… Bu sizi zorlamıyor muydu?
İnsan içinde yaşayınca farkına varamıyor. Basit bir örnek vereyim: Biz Gümüşsuyu’nda oturuyoruz ve Gezi olayları sırasında her şey evin önünde oldu. Her gün gaz yedik, bağrış, çağrış, stres, her şeyi yaşadık. Ama bir süre sonra bununla yaşamayı öğrendik: Evden çıkarken ne yapacağımızı biliyorduk, arabamızı park ederken nereye park etmeyeceğimizi biliyorduk… Hayat bir şekilde akmaya devam etti. Ankara’da da durum böyleydi: Arka sokağımızda MHP vardı, ülkücüler çevremizdeydi ama biz evimize giderken kendi yolumuzu bulmuştuk, karşılaşmıyorduk.
Umutsuzluk var mıydı peki?
Yoktu. Hep bir umut hali vardı. Açıkçası bu dönemde daha umutsuzum… Belki de o yaşın getirdiği bir şey bu, hayata hep güzel bakıyorduk. Şimdi, bir şeyler bir yandan iyiye giderken tersine akan suları da görüyorum.
Geriye dönüp baktığınızda rahatsız olduğunuz şeyler var mı?
Hiçbir şey yok çünkü o zamanımızı biliyorum. O bilgilerle en iyiyi bulmuşuz. Aslında neyi bilip neyi bilmediğimizi de bilmiyorduk o dönemde. Farkında olmadığımız birtakım deneyimler ışığında oldukça güzel bir şey bu çıkan. Sadece bazı şarkılarda prozodi hataları var, şimdi dinlediğimde kulağıma batıyor. Kelimelerin ve cümlelerin kullanımında bilinçli değilmişiz. Onları albüm sonrasında Işık Yenersu’dan ders alarak aştık ama kayıt böyle kaldı.
Yeni Türkü’nün sonrasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘Buğdayın Türküsü’ biraz benim albümüm gibi, bestelerin biri hariç hepsi benim. Sonrasında Derya’nın (Köroğlu) katkıları çok yoğunlaştı, yarı yarıya hatta bazı albümlerde biraz daha fazla… Sonra Cengiz (Onural) geldi, onun katkılarıyla büyük bir değişim yaşandı. Yeni Türkü, giderek kendini buldu. İlk albümden uzaklaştı belki ama yaptığımız o denemeler sonucunda artık bir Yeni Türkü müziğinden söz edebiliyoruz. Gelişmeye müsait bir müzikti, gelişti, doğal olarak değişti.
Ankara’yı bir şans olarak görüyor musunuz? Oradaki buluşmalar önemli, biraz da albümü şekillendiren buluşmalar bunlar. Aynı anda yolunuzun hem Yaşar Miraç’la hem de Kemal Burkay’la kesişmesi mesela…Bu açıdan çok şanslıydık, evet. Ankara küçüktü ve merkez tekti. İstanbul’da o dönemde değil bir fikrin etrafında bir araya gelmek, aynı merkezde bile toplanamazdınız. Hâlâ öyle. O kadar büyük ki, son olaylarda gördük, Taksim ve çevresinde kan gövdeyi götürürken onun hemen yanı başında insanlar eğlenebiliyorlar. Ankara şu anda da küçük. Herkes birbirini takip ediyor ve ne kadar uzak olursa olsun herkesin her şeyden haberi oluyor.
‘Buğdayın Türküsü’nü çıkarırken hissettiklerinizle bugün hissettikleriniz arasında ne gibi paralellikler ve ayrımlar var? Bugün baktığınızda (müzikal ve politik anlamda) hâlâ içinize sinen bir albüm mü bu?
Bu albüm 1979’da çıktı ve o dönemin koşullarıyla değerlendirilmesi gerekiyor. Şimdi çıkmış olması, dönemin bir yansımasını bugüne getirdiği için anlamlı. Bugün yeni bir albüm yapsak buna elbette hiç benzemeyecek. Aradakilere de benzemiyor zaten. Repertuvarımızda özgün bir yerde durur ‘Buğdayın Türküsü’. Sadece Yeni Türkü repertuvarı değil, politik müzik tarihi açısından da oldukça ayrıksı bir albüm. Ankara merkezli ve şiir besteleri var. Bunlar, o dönem pek rastlanmayan durumlar. Bir anlamda öncü diyebilir miyiz bu albüme?
Dönemine göre farklı olması ayrıca değerlendirilmesi gereken bir şey ama albümü bu günlere taşıyan, bugün taze kılan, o şiirler. Besteler, belki ilerleyen yıllarda benzerleri yapıldığı için alışılmış müzikler gibi gelebilir bugünün dinleyicisine ama o yıllarda genel durumdan bir hayli farklı. Benzerlikler elbette var: Nâzım Hikmet’in ‘Beyazıt Meydanı’ndaki Ölü’sü 50’lerin sonunda yazılmıştır ama bu şarkı bugün de karşılığını buluyor. O dönemin şiiri ve gerçekleriyle, bugün bile haklı sayılabilecek bir albümdür bu anlamda.
‘Bir Ölü Daha Geçti’, sanki bugün için yazılmış gibi… Gezi olaylarında ölen gençler için de söylenebilir.
Albüm kartonetinde, Gezi olayları sırasında yazdığım bir yazı var. Bu durumu anlatır. O süreç, konserlerimize doğrudan yansıdı. Olayların ilk günlerinde İzmir’de büyük bir meydan konseri yapmıştık, “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganını ilk orada duyduk. Bu, sonrasında sürdü. Şunu hissettik: Bizim şarkılarımız, Gezi içerisinde yeniden hayat buldu. O dönemin birebir yansıması bu döneme geldi. ‘Bir Ölü Daha Geçti’, o dönemin gerçeğini bütün çıplaklığıyla anlatan bir şarkı ve maalesef bugün de karşılığını buluyor.
‘Buğdayın Türküsü’ ile 70’lerin sonundaki Türkiye ’nin fotoğrafını çekmek mümkün mü?
Yeni kuşakların geçmişe bakması, tarihi anlaması için bazı sebepler gerekiyor. Hükümet, otuzuncu yılında 12 Eylül konusunu, referandum amacıyla ve askerlere karşı kullanmak üzere yeniden gündeme getirdi ve genç kuşak, bu vesileyle 12 Eylül 1980’de ne olduğuna dönüp baktı. Haklıydı, haksızdı tartışılır ama bu hamle darbeyi görünür kıldı.
Yıllar sonra sizin için (bütün Yeni Türkü ve Derya Köroğlu diskografisini de hesaba katarsak) ‘Buğdayın Türküsü’ nerede duruyor?
Bu albüm, kendi albümlerimiz içerisinde oldukça ayrıksı bir yerde. Bir sonraki albüm, ‘Akdeniz Akdeniz’, 12 Eylül baskısı altında kendine daha değişik bir yer aramanın sesi olarak çıkıyor ortaya ve Yeni Türkü, oradan itibaren bambaşka bir müziğe evriliyor. ‘Buğdayın Türküsü’, dönemine göre ileri. Rastlanmamış bir müzikti o. Belki Zülfü Livaneli’nin ‘Nâzım Türküsü’nde Attila Özdemiroğlu ile yaptığı düzenlemeler yakındır ama o da yaylılardan benzeşir. Çok özgün bir yapı var. Biz grup olmanın hakkını verdik. Orkestra için düzenleme yapıp şarkıların yayınlanmasıyla bir grubun kafa kafaya vererek günlerce gecelerce çalışıp bir şeyler yapması arasında büyük fark var. Biz bunu yaptık ve bizi diğerlerinden ayıran özellik, birliktelik oldu.