Doymadan dönmek yok!

Doymadan dönmek yok!
Doymadan dönmek yok!
Sıcaklar bastırıp sırf deniz suyuyla doyma hali başlamadan yani tam şu sıralar Antakya için en uygun zaman. Kilo sayan, diyet yapan, uzun sofra muhabbeti sevmeyense uzak dursun lütfen...
Haber: Ç. BEGÜM SOYDEMİR - begum.soydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Seyahat işi hassas dengeler üstüne kurulu. Gittiğiniz mevsim önemli, birlikte olduğunuz insanlar önemli, yalnızsanız o şehrin bunu hissettirip hissettirmediği önemli, gezdiğiniz yer/gördüğünüz şey kadar yediğiniz içtiğiniz önemli, orada yaşayan insanlar ve onların ‘yabancı’ya bakışı, muhabbeti, ilgisi önemli. Tüm bunlardan çıkacak sonuç: Antakya’ya gidilir!
Şahsi bir giriş yapayım. Biz, anne-baba-çocuktan oluşan çekirdek bir aile olarak, yakın çevreden gelen, ‘Humusu şöyle güzel, künefesi böyle tatlı, her dini/kültürü kucaklaması ne muhteşem’ ballandırmalarını başkalarından dinlemeye bir son vermek için, okulların ‘15 tatil’inde dümeni buraya kırmıştık. Aylardan şubattı yani. Normal şartlarda aynı şehre sadece üç ay sonra bir kere daha gitmek için güçlü sebepler gerekiyor. Özetle: Bu şehir gerçekten çağırıyor!
Hatay’ın 593 çeşit yemeği olduğu söyleniyor ama bu çeşit işi sıkıntılıdır biraz; 51 çeşit açık büfe kahvaltı derler, ekmeğin üstündeki susamı da çeşitten saydıklarını anladığınızda iş işten geçmiştir! Ama gördüğümüz zenginlikten çıkardığımız, yıllar içinde ölüp gidenleri de koyup topladığımız zaman bu sayının abartılı olmayacağı yönünde. İşte beslenme çantasından çıkanlar...

* Bu kentte yaşayanlar tatlı bağımlısı, kesin. Yan yana künefecilere biri oturuyor, biri kalkıyor. Çay bile yok, iş uzatılmıyor, kestirmeden tatlıya ulaşılıyor. Züngül diye de bir tatlı var ama bu ikisinden de güzeli kirece yatırılmış çıtır kabak dilimleri. Tatlıcıların kapısında şahane bir buluşa da imza atılmış; tezgâha yanaşıp kabağınızı söylüyorsunuz, dilimin ucunu kâğıda sarıp veriyorlar, ayağınızın dibindeki şerbet yalağına eğilip yiyor, kâğıdı da yalağın içine atıp gidiyorsunuz. Üstünüze başınıza bal damlamıyor, uzun uzun tabak-çatal oyalanmıyorsunuz.

* Şelaleleriyle ünlü, antik adıyla Daphne, şimdiki adıyla Harbiye’de ipekçilik ve taş ustalığı çok gelişmiş. Serin suların altında, dibinde, üstünde kurulmuş masalarda bir şeyler yiyip içmek mümkün. Ama hafta sonu gitmeyin, fazla kalabalık oluyor.

* Antakya’da alışveriş için gidilecek yer belli: Uzunçarşı. Burası gerçekten uzun, dar sokaklarla dallanıp budaklanarak büyüyen, geniş bir yer. Yalnız alışverişi pazara bırakmayın, kapalı.

* Sıra sıra attar (Doğrusu attar, aktar değil; ‘ıtır satan’ anlamında. Çarşıdaki tabelaları görünce ‘Aa, yanlış yazmışlar’ diye boşuna kikirdemeyin, onlar doğrusunu biliyor!) dükkânındaki sayısız baharat içinden zahteri mutlaka alın. Bu o salatası da yapılan yabani kekikten farklı bir zahter. 40 baharatın birleşiminden oluşuyor, özellikle sabahları bol zeytinyağının içine bu toz halindeki karışımdan iki kaşık koyun, ekmeği bandırıp zamanı unutun. Nefis bir rayiha...

* Peynirciler bir sürü, sattıkları çeşit de. Hem ucuz, hem çok lezzetliler: Ezme, çekme, örgü, hellim, küflü çökelek...

* Ama bu peynircilerdeki asıl sürpriz, tuzlu yoğurt denen şey. Diyelim 5 kilo yoğurt, bunu alıp 1 kilo kalana kadar kaynatarak yapıyorlarmış. Yoğurdun özü yani; kendisi de, lezzeti de sulanmamışı, hülasası, ta kendisi! Üstüne bal veya pekmez dökebilirsiniz, bol zeytinyağı gezdirip kırmızı biber serperek yiyebilirsiniz. Veya tavaya kırdığınız yumurtaların içine katıp leziz bir çırpılmış yumurta ziyafeti çekebilirsiniz. Etli sebze yemeklerinin yanına da çok yakışıyor.

* Zeytin, özellikle salatasından hoşlanıyorsanız kesin alınmalı. Burası aynı zamanda bir zeytin memleketi olduğu için zeytinyağı keza. Nar ekşisi, humus unu, evde fırınlanıp şerbet dökülmek üzere hazır edilmiş küçük künefe tepsileri, meraklısıysanız defne sabunu neredeyse her dükkânda var. Ama özellikle 2 litrelik eski kola şişelerine tıka basa doldurularak kurulmuş turşuları ve minicik zeytinleri üşenmeyin, taşıyın.

* En muhteşemi en sonda. Çarşıda irili ufaklı birçok kasap dükkânı göreceksiniz. Bizim İstanbul’da ne zamandır gördüğümüz gibi kuyumcuya benzeyenlerden değil, normal kasap, vitrininde çengellere asılmış et bulunanlardan! Gözünüze kestirdiğiniz birine girin, sadece ‘Bir kişilik, iki kişilik’ gibi porsiyon söyleyin ve olacakları seyredin: Çengeldeki etin uygun kısmından porsiyona uygun bir parça et kesilecek. Kocaman tahtanın üstünde zırhla kıyma haline getirilecek. Birkaç diş sarmısak, bir avuç maydanoz incecik kıyılıp katılacak. Tuzu, biberi eklenip yayvan bir tepsiye bastırarak yayılacak. Üstüne domates suyu gezdirilecek, iki dilim domates, iki de biber atılacak. Siz arka taraftaki masalara geçeceksiniz, çırak o tepsiyi taşfırına götürecek, 8-10 dakika sonra üstüne fırından yeni çıkmış iki de pide atılmış halde getirecek. Siz de yerken kendinizden geçeceksiniz! Orijinal adı lahmisini. ‘Lahm’ et demek Arapça’da, lahmacundan hatırlayın. Sini de tepsi. Zaten artık tepsi kebabı deniyor bu yemeğe. Restoranlarda da yapılıyor ama kasaptan şaş mayın .

Meşhur çınar, meşhur köy, meşhur cami...
* Antakya’yla ikinci vuslata vesile olan başlığın çekiciliğini göz ardı edemeyiz tabii. Geleneksel Lezzetler Şenliği, Anadolu Halk Mutfağı Derneği’nin, bu topraklarda yaşamış kültürlerin ürettiği zengin lezzetleri ortaya çıkarmak, yaşatmak ve tüm dünyada bilinirliğini artırmak gibi ulvi bir amaçla ve kesinlikle hakkını vererek düzenlediği bir etkinlik. Bu yıl beşincisi yapıldı, ‘Hoşgörü Sofrası’ temasıyla ve Antakya’nın yanı sıra Osmaniye, Kahramanmaraş’ı hatta sınırı geçip Halep’i de içine alarak... 

* Duraklardan biri antik çağın sütunlu caddesi, bugünün Kurtuluş Caddesi’ndeki Sveyka Restaurant’dı. Burada Halep yemeklerini kentin en ünlü restoranlarından Beit Wakil’in Hulusi Kentmen’i hatırlatan dünya tatlısı sahibi Habib Bassous hazırlamıştı. Salatalardan kişke, ara sıcaklardan sucuk rol ve naneli köfte çok lezzetliydi. Ama öldürücü darbeyi kiraz kebabı indirdi. 

* Müslüman, Alevi, Musevi, Hıristiyan, Ortodoks, Türkmen, Arap, Süryani, Rum, Ermeni, Yahudi... Hatay’da bir arada yaşayan bu çeşitlilikten ilhamla kurulmuş, bununla beslenen nefis topluluk Medeniyetler Korosu’nu dinleme fırsatı da bulduk. Her dilden, dinden, türden halk şarkıları, ilahiler, türküler başka türlü bir huzur veriyor insanın içine. ‘Müzik evrensel bir dil’ klişesi ilk kez bu kadar net vücut buluyor.

* Hz. Musa ve Hz. Hıdır’ın buluştuğuna inanılan 900 yıllık çınar ağacını da barındıran Hıdırbey Köyü’nde çınarın altında çay, kahve, muhabbet pek zevkli. Hz. Musa’nın toprağa saplayıp unuttuğu asasının yerinde filizlenerek oluştuğu rivayet edilen çınar ağacının kovuğunda vaktiyle berber dükkânı olduğu anlatılırmış. Söylüyorum: Olamaz!

* Türkiye’nin tek Ermeni köyü Vakıflı’da, 1895’te köylülerin yaptığı Meryem Ana Kilisesi’nde köy çocuklarından oluşan koronun konserini, kiliseye destek için üretilen portakal likörünü yudumlayarak dinledik. İkisi de şahaneydi...

* Şenliğin gala gecesinde geleneksel malzemeler, yaratıcı şeflere teslim edilmişti, son derece şık sunumlarla geldiler masaya. Sayalım, şaşırtalım: Rezene tohumuyla tatlandırılmış bademli bakla çorbası, Delibekirli kayısılı ve Samandağ yerfıstıklı kuzu sarma, pirinç yufkasında Daphne sos ve rokalı İskenderun karidesi, yılanbalıklı iç oruk, sebzeli kaytaz ve Arsus çupralı semirsek böreği ve son olarak patlıcan, tahinli çıtır kabak, incir, ceviz tatlıları...


    ETİKETLER:

    Mayın