Dumanı üstünde sanat havadisi

Dumanı üstünde sanat havadisi
Dumanı üstünde sanat havadisi

FOTOĞRAFLAR: KEZBAN ARCA BATIBEKİ

Cezayir kökenli Fransız sanatçı Kader Attia'nın sapsarı kuskusların içine yerleştirdiği Kâbe'si... Mark Quinn'in milyon dolarlık bronz transseksüel heykelinin daha öngösterim gününde yerle yeksan olması... Güncel sanat sergileyen galerilerin gözle görülür artışı... Bir yanda yükselişe geçen sanatçılar, bir yanda 60 kuşağına yoğun ilgi... Ekonomik krizin patlak verdiği iki yıl önceki fuara göre izleyici oranında büyük patlama yaşanan 41. Art Basel'den taze taze...
Haber: KEZBAN ARCA BATIBEKİ / Arşivi

Bu arada, öngösterim günü, White Cube’da bir kaza oldu ve Mark Quinn’in bronz, milyon dolarlık transseksüel heykeli, büyük bir gürültüyle yere yuvarlandı. Herkes şok geçirdi. Heykel, sigortacılar beklenirken uzun süre bir ceset gibi yerde kaldı, sonra da tümüyle kaldırıldı.

Dünya yine büyük bir hızla döndü ve daha bir önceki yıl gözümüzün önündeyken bu yıl 41’incisi yapılan fuar için Basel’e giden koleksiyoner, ‘müstakbel’ koleksiyoner, galerici ve sanatçılarla tepeleme dolu bir ‘sanat’ uçağında bulduk kendimizi. “Türklerin Basel’e çıkartma yaptığının resmidir!” diyebilirdik artık.
Moiz Zilberman, CDA Projects’den altı genç sanatçıyı ortamı gözlemlemeleri için Basel’e davet etmiş üç günlüğüne. Art Basel’e ilk gittiğim yıl fuar koridorlarında ancak 5-10 koleksiyonerin dolaştığını hatırlayarak ve hepimiz adına çok sevindirici olan bu gelişmenin sohbetini yaparak Basel’e indik.
Uçaktan iner inmez Art Unlimited’ın açılışıyla sanat maratonu başladı. Stand mantığındaki klasik fuarcılık anlayışına alternatif bir proje alanı olarak 10 yıl önce hayata geçirilen mekânın ana girişi bu yıl Bettina Pousttchi’nin ‘Basel Time’ adlı fotoğraf yerleştirmesi için tümüyle kapatılıp yan sokağa alınmıştı. Bu yerleştirmede, Art Basel’in ana giriş kapısı ve üzerindeki dev saat fotoğraflanarak, Art Unlimited’ın ana girişini kaplayacak şekilde yerleştirilmiş ve meydan görüntüsünde iki Art Basel ana girişi yaratılmıştı.
Fuar meydanında her zamanki gibi Public Art Projects başlığı altında, Art Basel komitesinin seçtiği 14 sanatçının projeleri yer alıyordu. Ekonomik krizin patlak verdiği yıldan itibaren, bu meydana konulan işlerin niteliğinde ciddi düşüş yaşandığını fark etmemek mümkün değil. Yerleştirmelerden en iddialı olanı, yükselişte olan sanatçılardan Ai Weiwei’nin giriş kapısı önünde yer alan ‘Field’ adlı porselen yerleştirmesiydi. Aynı sanatçının fuarda yer alan ahşap taburelerden heykeli de başarılıydı. Bir başka yükselen sanatçı Ugo Rondinone’nin, meydandaki ‘Big Mind Sky’ adlı işinden çok, Art Unlimited’da yer alan ‘Clockwork for Oracles II’ adlı, gökkuşağı renkli aynalı camlar takılmış 52 tane pencereden oluşan yerleştirmesi ilgi gördü.
Fuarın eğlenceli işlerinden Pistoletto’nun karton labirenti en fotojenik projelerdendi. Labirente girenler sürekli birbirlerini fotoğraflıyorlardı, lunaparkta gibiydik.
Marijke Van Warmerdam’in ‘Couple in the Distance’ı yakınlıkla mesafe, görünmek ve gözden kaybolmak üzerine çok iyi bir filmdi. Müzik üzerine çalışmalarıyla ünlü Christian Marclay’in, güzel bir kadının, bir rock gitarla erotik ve seksüel ilişkisinin notalarını yazdığı ‘Solo’ adlı filmi, içeriği nedeniyle en kalabalık izleyici toplayan işlerdendi. 

O sevimsiz sfenks satıldı
Yakın zamanda ölen Sigmar Polke’nin ‘Laterna Magica’sı, Superflex’in su baskınına uğrayan McDonald’s restoranını konu alan tüketimin sonuçlarına dair filmi ‘Flooded McDonald’s’ derken, ünlü Fransız yönetmen Agnes Varda, iki renkli saçları ve yerleştirmesiyle çıkıverdi karşıma. Kumsaldaki çadır düzenlemesinde gösterdiği ‘The Shack on the Beach’ adlı filmiyle düşünsel bir alan yaratmış.
Yayoi Kusama, 1965’te, güncel sanatçılar arasında şimdilerde iyice popüler hale gelen ilk aynalı oda yerleştirmesini ‘Infinity Mirror Room’ adıyla yapmıştı. Unlimited’da ise sanatçının, kuyrukta beklenerek girilen 2008 ürünü yeni ayna odası yer alıyor. Filmiyle İranlı sanatçı Harun Farocki, Tim Rollins and K.O.S’un Animal Farm’ 92 (After George Orwell) adlı, 13.5 metrelik dev resmi başarılı. Miami’de tanışma fırsatı bulduğum Doug Aitken’in fuar içine yaptığı ‘bina’nın iç ve dış pencerelerinden ‘Frontier’ adlı filmi yansıyor. Unlimited’da çok büyük yer kaplayan Zang Huan’in ‘Hero No 1’ adlı öküz derisi kaplı sevimsiz sfenksini ise 1.8 milyon Euro’ya Japon sanatçı Murakami’nin aldığı açıklanıyor.
Aynı alandaki Art Statements’ta en beğendiğim işler, Japon Iwasaki’nin kırılgan Ortaçağ tapınağının suda yansımasını heykelleştirdiği işin de yer aldığı kişisel sergisi oldu.
Ekonomik krizin patlak verdiği iki yıl önceki fuara göre bu yıl izleyici oranında büyük patlama yaşandı. Yalnız VIP kartı olanların girebildiği öngösterim gününde bile kapıda uzun kuyruklar oluştu. Miami’li ünlü koleksiyonerler Rubell ailesi, DeLa Cruz ailesi ve Abramovich bu kalabalığın arasındaydılar. Val Kilmer da tuhaf şapkasıyla oradaymış ama göremedim ne yazık ki, o sırada gözlerim Brad Pitt’i aramaktaydı.
Füsun ve Faruk Eczacıbaşı’nın daveti ve Francesca Von Habsburg’un 2010 projesinin de açılışı nedeniyle geçenlerde İstanbul’a gelen, Neugerriemschineider Galerisi sahiplerinden Tim Neuger’in son keşfi, şair, müzisyen Billy Childish’ti. Fuarı Von Habsburg’la gezen, ne ahı ne de vahı kalmış kült kadın Bianca Jagger da bir Childish aldı kendine. Tim Neuger’in alelacele fuarda sergilemeye karar verdiği Childish resimlerinin tümü uygun fiyatları nedeniyle hemen satıldı. Aynı akşam Berlin galerilerinin verdiği yemekte, pantolon askıları ve şapkasıyla bana Red Kit’teki mezarcı karakterini hatırlatan Childish, son derece keyifli görünüyordu. Ayrıca ilk gün sürekli standda kalarak geç gelen başarısının tadını çıkardı.

Bugünleri göremediler...
Fuara genelde daha güncel sanatçıların yer aldığı üst kattan başlarız, katılımcı tek Türk galerisi Galerist de bu kattadır ve ilk işimiz genelde Murat Pilevneli’ye uğramak olur. Bu yıl da aynı güzergâhı izledik. Geçen yıl fark ettiğimiz gibi alt katta modern eserler sergileyen galerilerin yanı sıra güncel sanat sergileyen galerilerin çokluğu, ilginin her geçen gün arttığının açık bir göstergesiydi.
Tabii sağlamcı koleksiyonerlerin aldığı ilk işler, astronomik fiyatlı Picasso, Warhol, Dubuffet, Pollock gibi ‘baba’lar oldu yine. Ardından, sonraki jenerasyonun ünlü isimleri Paul McCarthy’nin cüceleri 3 milyon dolar, Luc Tuymans 600 bin Euro, Christian Marclay 200 bin dolar, Elizabeth Peyton 1.2 milyon dolar, Thomas Ruff’un üç edisyondan biri olan fotoğrafı 80 bin Euro gibi rakamlara alıcı buldular.
Satış ve temsil itibarıyla erkeklerin her daim gerisinde kalmaya mahkûm kadın sanatçılar arasında 2012’de MoMA’da sergi açacak olan Cindy Sherman, üç standda yer aldı, 10 edisyonlu fotoğrafı açılış günü 1.5 milyon dolara satıldı. 60 jenerasyonundan Marianne Boesky 120 bin dolara... Yakınlarda ölen Louise Bourgeois ve 1982’de Paris’teki Müze Art Modern’de kişisel sergi açabilen ilk kadın olan ve 92’de ölen Amerikalı kadın sanatçı Joan Mitchell, dokuz farklı galeriyle kadın sanatçıların başını çekiyorlardı ama öldükleri için göremediler bu günleri. Bourgeois’in 28 suluboyası da açılış günü 1.4 milyon dolara satıldı. Evet, 60’lara bir dönüş var gerçekten de...
Bu yıl fuar etkinliklerine yeni bir yürüme parkuru eklemişler, çok da iyi olmuş ama yağmura kurban gitti ve hak ettiğinden daha az izlendi. 10 uluslararası sanatçı, kentin tarihi lokasyonlarında yerleştirmeleriyle yer aldılar. Benim için katedralin iç tavanına yerleştirdiği paneldeki ışık yerleştirmesiyle Angela Bulloch’un işi sıradan ama yerine yakıştığı için etkileyiciydi. Parkurun en nefis mekânı, Doğal Tarih Müzesi’nin depolarında sergilenen Nathalie Djurberg’in videoları ve aynı müzenin başka bir deposundaki Hans Berg’in ses enstalasyonuydu. Bir doğal tarih müzesinin deposu olarak zaten mekânın kendisi başlı başına müthiş bir ortam oluşturuyordu.
Schaulager Müzesi, birkaç yıl önce Londra Serpentine Gallery’de bir versiyonunu gördüğüm Matthew Barney’in ‘Drawing Restraint’ adını verdiği; çekinceli, sıkıntılı çizimler diye adlandırabileceğimiz sergisi için kalabalık bir kahvaltı düzenledi, ardından sergi gezildi. Barney’in; çizimler, videolar, heykeller, vitrinler ve Kuzey Avrupalı Rönesans sanatçılarından 70 eseri yorumlarken, direnç ve artistik yaratıcılık üzerine kafa yorduğunu anlıyoruz. Müzenin merkezindeki yüksek tavana doğru çakılmış tırmanma çıkıntıları, girişte gösterilen filmi refere ediyor. Bir başka duvarda sanatçının trambolinle duvara atlayarak yaptığı çizimler, süratle giden bir teknenin dışında asılıyken yaptığı çizimler vs...

Piyasaya takviye mi var?
Beyeler Müzesi, ‘overdose’dan 28 yaşında ölen Jean-Michel Basquiat ve Felix Gonzalez-Torres sergileriyle beğenildi. Müzenin yöneticisi Sam Keller, sanatçının çok üretken olduğunu, kısa ömrüne yaklaşık 1000 resim, 3 bine yakın kâğıt iş sığdırdığını belirtiyor. Pek inandırıcı gelmiyor bana, hele İsviçreli galerici Bischofberger ve Warhol’la tanışana kadar sokakta yaşadığını düşününce... Piyasaya sonradan biraz takviye var gibi... Müzedekilerin gerçek olduğuna şüphe yok. Özellikle, Warhol ve Clemente’yle aynı tual üzerine yaptıkları iki çalışmaya bayıldım.
Kunstmuseum Basel’de Gabriel Orozco ve Rosemarie Trockel sergileri de artık iyice köhnemiş müzedeki kötü düzenlemeye rağmen iyiydi. Özellikle Trockel’in kadın dünyasına bakışını mükemmel buldum. Sanırım müze yenilenecek, tanıtımı vardı.
Rodney Graham’ın, Nikola Dietrich’in küratörlüğünde Museum fur Gegenwarstkunst’ta yer alan, Donald Judd, Edgar Alan Poe, Freud gibi farklı alanlardan sanatçıların işlerinden de yararlanarak kurduğu ‘Through the Forest’ sergisi, üstten bakan tavrına karşın çok yetersizdi. Basel Kunsthalle’deki Kanadalı sanatçı Moyra Davey’nin ‘Speaker Receiver’ sergisini ise çok başarılı buldum.
Uydu fuarların en eskisi Liste’deki Nezaket Ekici performansını kaçırdığıma çok üzüldüm, herkes çok beğenmiş. Ama Liste’nin kendisini iyice çaptan düşmüş buldum, birkaç iyi iş dışında. Volta’da oldukça iyi işler gördüm. Scope’da Türkiye’den Galeri X-ist ve Pi Art Works vardı ve bence tavırlarıyla gayet başarılıydılar.
Basel’de en beğendiğim işlerden birine, Swiss Awards sergisinde rastladım. Sekiz yerel sanatçıya teslim edilen sekiz karavandan oluşan bir karavan parkı...

***



Uzun süredir beğeniyle izlediğim Cezayir kökenli Fransız sanatçı Kader Attia, her işinde çok farklı boyutlara geçebilen ender sanatçılardan biri bence. ‘Couscous Kaaba’ adlı yerleştirmesinde bu kez koskoca ve kapkara bir mekânın zeminini sapsarı kuskusla kaplamış ve ortaya Kâbe’nin çizimini yerleştirmiş. Arap dünyasının değişmez yemeği kuskusun Fransızların da giderek en sevdiği yemekler arasında yerini almasından hareketle kurguladığı bu işte Kâbe’yi de ikonik mimari bir unsur olarak kullanmış.


    ETİKETLER:

    Euro

    ,

    Van