Dünya 'hayalciler' sayesinde dönüyor

Dünya 'hayalciler' sayesinde dönüyor
Dünya 'hayalciler' sayesinde dönüyor

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Burcu Aktaş'ın ikinci romanı 'Durmayalım Düşeriz', yazarın alametifarikası olan matrak ritme tıkır tıkır eşlik ediyor. Aktaş: "Bu roman hayalleriyle yaşayanlar ile hayal kurmayanları bir araya getiriyor."
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Buralarda düşüneni pek sevmeyiz, omzundan sarsıp, “Ne oldu yine hindi gibi karardın” deriz. Hayal kurana iş oluruz, “Hayırdır, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye takılırız. Hatta gözü dalanın önüne geçer, elimizi sallarız, “Pişt, uyan!”
Burcu (Aktaş) yazdığı kitaplarla; hayale dalanı, derine ineni, uzağa gideni destekler. Kitap yazmadığı zamanlarda da bunu, bir lafıyla halleder. İlk kitabı ‘Çarpık Ev’, bütün bahçeli evlerin tek tek müteahhide verildiği bir zamanda ne güzel gelmişti. Şimdi, ‘Durmayalım Düşeriz’ de memleketçe hayal kurmaya en ihtiyacımız olduğu şu günlerde çıktı.
Kitabın başkahramanı Asuman bir hayalci. Diğerleri değil. Asuman doğal olarak kendini değersiz ve mutsuz hissedip ayak altından çekiliyor. Neyse ki bu gidiş hayırlara vesile…
Devamını Burcu’dan dinleyelim...
Bu senin ikinci kitabın. İlkinde olduğu gibi ikincisinde de derin soruları bize birkaç velet sorduruyor. Çocuklarda böyle bir damar var değil mi? Olayları daha net görüp basit ifade ediyorlar. 
Her iki romandaki çocuk karakterlerin, yetişkinlerin adım atamadığı, eyleme geçemediği anlarda harekete geçen bireyler olduğunu söyleyebilirim. Hayatta da böyle çoğu zaman ... Bir yetişkin tarafından ‘büyük’ öğretilmişliklere boğulmadığı ve zapturapt altına alınmadığı zaman tabii ki. Dediğin gibi çocuklar net görebiliyor, önyargılarına yenik düşmüyorlar. Hayallerinin peşinden gitmesini biliyorlar. Hayal güçlerini geriye atmayıp kullandıkları için düşünme biçimleri derinlikli ve çok boyutlu oluyor.
Çocuklar sana nasıl ilham veriyor? 
Çocukları da hayatı gözlemlediğim gibi gözlemliyorum. Daha doğrusu gözlemlediğim hayatın içinde çocuklar da var, yaşlılar, kadınlar, erkekler, ağaçlar ve balıklar da… Hep beraberiz.
‘Durmayalım Düşeriz’de apartman isimlerinden mahallenin adına, karakterlere kadar isimlendirmelerin nefis. Biraz ‘antika’ hatta deyim yerindeyse. İsimler konusuna neden bu kadar eğildin? 
İsimlerin romana ve alt metnine hizmet eden bir yanı var çünkü. Yokuşpaşa, yani hikâyenin geçtiği yerin ismi benim için çok önemliydi ki biliyorsun adının nereden geldiğiyle ilgili hikâyeyi anlatıyorum kitapta. ‘Durmayalım Düşeriz’, herkesin kendi hayatının yeterince zor olduğunu düşünüp bir başkasına yer açmak istemediği, gerekmedikçe birbirleriyle iletişim kurmadığı bir mahallede nelerin değişebileceğini anlatıyor. Bir değişimin de romanı. Yokuş olsa bile… Hayalleri olan insanlar için yokuş zar zor çıkılan bir bayır yerine eğlenceli bir yer olabilir pekâlâ.
Apartman isimlerine gelince... Onların bir gerçekliği var. Boşburunlu Fare, Çıkıkburunlu Kaya, Benekli Sardalya... Hepsi birer balık ismi. Anlattığım şehrin sıkışmışlığına karşılık doğayı anlatıya dahil etmeyi seviyorum.
‘Durmayalım Düşeriz’in başkarakteri Asuman, hayalci bir tip olduğu için kendini yalnız hissediyor. Yetişkinlerin dünyasında hayaller neden yer bulamıyor sence? 
Hayal gücünü ve hayalleri küçümseyen bir anlayış var. Üstelik hayalleri olan ya da hayal gücünü konuşturan herkes küçümseniyor. Sadece çocuklar değil. Yetişkin olmaya doğru yol alırken öğretilmiş bir monotonlukla yoğruluyoruz. ‘Durmayalım Düşeriz’ tam da bu iki dünyayı, hayalleriyle yaşayanlar ile hayal kurmayanları bir araya getiriyor ve birbirlerini nasıl değiştirdiklerine odaklanıyor. 
Kitapta ana karakterimiz Asuman da olsa, asıl mesajı bir yetişkinden alıyoruz. Böyle aklı hayalde, oyunda kalan yetişkinleri çok severim. Hani derler ya, dünya onların sayesinde dönüyor gibi gelir bana. Sen de Şakir Pungur’u çok güzel anlatmışsın. Soyadı da nefis, Pungur! 
Ben de çok severim hayalleri ve hayal güçleri bitip tükenmeyenleri… O kadar seviyorum ki oturdum kitabını yazdım. Dünya, her şeye rağmen hayal kurmaktan vazgeçmeyenler sayesinde dönüyor. Pungur bir ses benzeşmesinden türettiğim bir soyadı. Aslında gerçekte olan ve Türkiye ’de hatta dünyada kalabalıklara ulaşmış birine gönderme. Ama kime olduğunu söyleyip de tadını kaçırmayayım. 
Bakkal Osman, Zemin Kat Kemal, Şaşa, Ferhunde… Hepsi acayip tipler. Fakat bir şey dikkatimi çekti. Bu insanlar hiç ‘ideal’ değil. İşler sarpa sarınca tüyüyorlar, bencil ve hırslılar. Bir tek çocukların aklı başında. Yetişkinlerden intikam mı alıyorsun acaba? 
‘İdeal’ tipler yaratmak yerine değişebilen karakterler yazmayı tercih ediyorum.
Çocuklarla oyun oynamak, onlara kitap okumak, konuşmak yetişkinlerin sevmediği işler. Ama sen çok seviyorsun, biliyorum. Hatta kitaplarını yeğenin Güneş’e ithaf ediyorsun. Ne yapacağız biz bu yetişkinlerle? 
Orası biraz karışık… Çocuklar bu ülkede eksik yetişkinler olarak görüldüğü sürece işimiz çok zor. Çocuk için yapılan her şeyin bir pazara dönüşmesi ve para kazanıldığı için çocuklara ait alanlara bir işkolu olarak girilmesi, artık vahşinin de ötesinde bir hal almış kapitalizm üzerinden yürümeye devam ederse çocuklar hiçbir zaman birey olarak görülmeyecek.