Dünya uydurulmuş bir âlem

Dünya uydurulmuş bir âlem
Dünya uydurulmuş bir âlem
Mikhail Bulgakov'un uzun yıllar yasaklı olan eseri 'Üstat ile Margarita', Paris'te sahneleniyor. Yönetmen Simon McBurney'in sahnesi büyülüyor.
Haber: Tilda Tezman / Arşivi

Mikhail Bulgakov’un (1891-1946) 37 yaşında yazmaya başladığı ‘Üstat ile Margarita’ eseri, 20. yüzyıl Rus edebiyatının başyapıtlarından biridir. İngiliz yönetmen, Complicity Tiyatrosu’nun kurucusu Simon McBurney, bu 644 sayfalık başyapıtı, 2012 yılının nisan ayında Londra’da Barbican Center’da sahneye koydu. Oyun Londra’dan Madrid’e, Viyana’dan Amsterdam’a değişikliklere uğrayarak yol aldı; ta ki temmuzda Avignon Festivali’ndeki gösterimine kadar. Avignon’da Papalar Sarayı’nın avlusunda, festivalin açılış gecesi McBurney, oyunu büyük bir prodüksiyon olarak sahneledi. Bu çok ilgi çeken 3 saat 15 dakikalık proje, şimdi Paris’te MC93 Bobigny Tiyatrosu’nda sahneleniyor.
Bulgakov’un oyunları, Sovyetler Birliği’nin ideallerini yansıtmadığı gerekçesiyle yasaklanmıştı. 1940’ta ölen Bulgakov’un bu başyapıtı ancak 1973’te kitap olarak basıldı. Bu deli ve dâhiyane eser, tiyatro yönetmenlerini hep heyecanlandırdı. Anlatım, satırlarının kesişmeleriyle, zaman ve mekân sıçramalarıyla, yarı gerçek yarı hayali karakterleriyle ve türlerin birbirine karışımıyla sahneye bir meydan okuma niteliği taşır. McBurney’in hikâye işleme yeteneği az rastlanır cinstendir. İşte bu gösterinin büyüsü de bu yetenekte gizli: Elde fazla malzeme olmadan bir hikâye yaratmak, hikâyeyi sadece anlatarak o hikâyenin seyircinin gözlerinin önünde canlanması, hayat bulması… Nitekim sahnede fazla bir eşya yok gibi: Birkaç iskemle, bir yatak, tekerlekli iki dolap.
Oyunun hikâyesini anlatmak biraz zor: Her şey Moskova’da, fikirlerini tartışan iki adamla başlıyor. Bunlardan biri edebi bir derginin yazı işleri müdürü Mikhail Berlioz, diğeri ise İsa üstüne bir şiir yazmış şair İvan Bezdomny. Berlioz’a göre İsa hiç yaşamamış. Birdenbire bu ikilinin sohbetinin arasına, baştan aşağı griler giymiş, müphem bir adam giriveriyor. Kendisini, kara büyü dalında ihtisas yapmış Profesör Woland olarak takdim ediyor. Ona göre İsa tabii ki yaşamış.
Bu noktadan itibaren, çağların ve entrikaların birbirine karıştığı hayali bir yolculuk başlıyor. Moskova’dan birdenbire Pontius Pilatus’un İsa’yı sorguladığı Kudüs’e ışınlanıyoruz. Sonra bir anda bir tımarhaneye kapatılmış İvan’la buluşuyoruz. Aynı anda İvan’ın Üstat ile tanışmasına ve Marguerita’ya sırılsıklam âşık olan bu şairi keşfediyoruz. Berlioz’un kafasını tren uçururken kaderine kimse ağlamıyor. Ama Bulgakov’un Şeytan’ı, tımarhanedeki şair Üstat ile Marguerita’yı buluşturuyor. Bulgakov’un şeytanının ruhu ve vicdanı var. Bu Şeytan özellikle insanoğlunun aşağılık ve bayağı haliyle dalga geçiyor. Faust ve Goethe’nin söylemine ise sadık: “Ebediyete kadar kötülüğü isteyen ve ebediyen iyilik yapan bu gücün bir parçasıyım.”
Simon McBurney’e göre yaşadığımız dünya , özenle hazırlanıp işlenmiş hayal mahsulü, uydurulmuş bir âlem. Gerçek gibi zannettiğimiz hayalimizin bir kurgusu. Bu kurgu, Sovyet rejimi süresince birebir gerçekleşti. McBurney’e göre hayalin yalanı dağıtma gücü var. Nitekim Woland yeryüzüne baktığında, Irak’taki savaşın imgelerini, daha doğrusu Iraklıları öldüren Amerikalıları görüyor. Oyunun sonunda İsa, Şeytan Woland’ın kostümünü giyince anlıyoruz ki ne biri ne de öteki ruhlarını kaybetti: “Terörün panzehiri acımadır” diyen McBurney, acımanın destanını yazıyor.
Kitabın hikâyesi, Bulgakov’un trajik hikâyesiyle örtüşüyor. Ama bu hikâye bütünüyle çağımızın hikâyesi: İsa’dan Hitler ve Stalin’e ve iPhone’la teknoloji çağına, çünkü 3D’nin afişi arkada ekranda görünüyor. Teknolojik 3D görüntüleri sayesinde, McBurney’in sahnesi büyülüyor. Çırılçıplak ve çok zayıf bir İsa’nın sahnedeki radikal mesajı, yeryüzündeki isyan ve ihtilale müthiş bir gönderme. Ve Marguerita’nın çıplak çarmıha gerilmiş pozisyonda Şeytan’a kendini sunuşu da insanların korkaklığına ve alçaklığına bir mesaj. Oyunda garip, hayali ve zorlu sahneler birbiri ardından akıp gidiyor. Şeytan bu oyunda Stalin’in totaliter rejimine karşı, sansürle savaşıyor. İşte bu bağlamda etik bir problem yaşanıyor.
McBurney ve ışık tasarımcısı Paul Anderson, 1930 yılları Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin atmosferini mükemmel bir şekilde sahneye taşımışlar: Her şeyin gri olduğu bir Sovyet rejimi; karakterler gri, korku gri, ışık gri...
16 kişilik oyuncu kadrosu sahnede döktürüyor. Marguerita rolünde Sinéad Matthews, Pilatus rolünde Tim Mc Mullan, Üstat ve Woland rollerinde Paul Rhys, İvan rolünde Richard Katz yetenekleri, dakiklikleri, zirve yapan oyunculuklarıyla seyirciye parmak ısırtıyorlar.
Dimitri Şostakoviç’in müziği büyüleyici.
McBurney’in estetik anlayışı Kanadalı Robert Lepage’ınkine benziyor. Her ikisinin de tiyatro sahnesine sinematografik bir yaklaşımı var.
Fakat Bulgakov’un romanında çokça hissedilen Faust dünyası ve doruktaki delilik, sahnede bir nebze eksik gibi…