Dünyanın en kötü insanının fotoğrafı

Dünyanın en kötü insanının fotoğrafı
Dünyanın en kötü insanının fotoğrafı
Werner Herzog'un "Son 10 yılda bundan daha etkileyici belgesele rastlamadım" dediği 'Öldürme Eylemi' !f İstanbul'da gösteriliyor. Yönetmen Josh Oppenheimer'la Koray Çalışkan konuştu.
Haber: KORAY ÇALIŞKAN / Arşivi

İki ay önceydi... Serra Ciliv aradı. Tanıyan bilir, vakur kadındır. Hayatı film izleyerek geçen, Pelin Turgut’la !f’in kurucusu, festival yöneticisi. O kadar çok ve güzel film izler ki, sık sık birini arayıp “Bir film var, görmen lazım, ben böyle bir şey görmedim” demez; dedi.
Hâlâ etkisindeyim. ‘The Act of Killing/ Öldürme Eylemi’ni Amerikalı yönetmen Josh Oppenheimer çekmiş. Bir belgesel. Werner Herzog’un “Son 10 yılda, bundan daha etkileyici, gerçeküstü ve tedirgin edici bir belgesele rastlamadım” demesi boşuna değil.
Geçen hafta Berlinale’deydim... Genelde insanlar filmlerin sıkıcılığından, hatta yüzeyselliğinden bahsediyordu. Bir film her muhabbetin arasından sıyrılıp çıkıyordu: !f’in uluslararası yarışma bölümü Keş!f’in favori filmi ‘Öldürme Eylemi’. Zaten film orada izleyici ödülü aldı.
Batı’nın ‘sevgili’ Müslüman ülkesi Endonezya’nın 1965 darbesine gidiyoruz filmde. Kuzey Sumatra eyaletinin başkenti Medanlı’da, sinema bileti satan, ufak üçkâğıtçılıklarından başka rezalete bulaşmayan Enver Kongo adında bir Müslümanın 1 milyon kişinin ölümünü örgütleyen faşist çetecilerden birine nasıl dönüştüğünü izliyoruz.
Endonezya kötülerin kazandığı bir ülke. Soykırımı gerçekleştirenlerin göğüslerini gere gere dolaştığı, bununla gurur duyduğu, gizlenmeyi bırakın, rahat rahat yaptıklarını anlattıkları bir yer. Solcu lafını yiyenin ABD destekli faşistlerce katledildiği bir yeryüzü cehennemi. 41 katilin peşinde yedi yıl dolaşan yönetmen, her katliamı en ince detayına kadar Batı müziği eşliğinde, Elvis operası tadında anlatan paramiliterlerin içine ışık tutuyor. Faşistler, yaptıkları katliamları 40 yıl sonra amatör oyuncularla yeniden canlandırıyor. Görünen şey dudak uçuklatan cinsten. Orada biz varız. Senin-benim gibi, maddi çıkar, iktidar, o bu, ne bileyim iyi bir hayat peşinde koşan insanların nasıl bir gece boyunca tek başına 45 kişiyi öldürdüğünü, bunu bir sene boyunca yapabildiğini görüyoruz.
Oppenheimer’a sordum: Nasıl oluyor? “Burası Batı’nın model Müslüman ülke dediği bir yerdi. Sosyalistlerin ve komünistlerin gücünü kırmak için RAND üzerinden Amerikalıların desteğiyle ordusunun ülkeyi dış düşmanlardan değil, ‘iç düşmanlardan’ korumak için eğitildiği bir yer. Nasıl korudular? Halkı halka kırdırarak. Katiller kazandı. Ben kazandıkları ne, ona bakmak istedim.”
Filmin başarısı Endonezya’daki vahşeti kutsayıp insani olan her şeyden soyutlayarak estetize etmekten kaçınmasında yatıyor. Bir süre sonra bu katilleri sevmese de anlamaya çalışan bir kameranın peşine düşüyor izleyici. O katiller Batı’daki gibi kaybedenlerin değil Endonezya’da Batılıların desteğiyle kazanan faşistlerin görüntüsü.
“Almanya’da faşistler kaybetti. ABD kazandı. Soykırımcı Almanları özre, soykırımı kabule zorladı. Ama Amerika’daki yerlilere uygulanan soykırımı kim kabul ediyor? Çin’de bugün yaşanan vahşeti kim görüyor? Kapitalist imparatorluğun yabancılaştırıldığı insanlardan kim bahsediyor? Türkiye ’de ne oldu, kim konuşuyor? (Telefonumu göstererek) Bu iPhone’un üretildiği fabrikadaki intiharları kim takıyor?”
Oppenheimer’ın filminin en güçlü yanı, kötüyü mutlaklaştırarak anlatacağına, onun içindeki insanı göstererek, kötülüğü sosyal ve siyasi olarak nasıl ürettiğimizi anlatması. “Peki bu insani olan ve olmayan arasındaki farkı rendelemez mi?” diye soruyorum. “Ben doktora yaparken insanın içinde evrensel bir iyi ya da kötü olduğunu düşünmek neredeyse yasaktı. Moda kavramlar her şeyin mümkün olduğunu söyleyen, daha post-modern yaklaşımlardı” diyor. “Ama şimdi görüyoruz ki küresel olarak yabancılaşmaya neden olan bazı yapılar var. Ya da insanı insanlıktan çıkaran bağlamlar var. Yine de insan eliyle oluşuyor ama oluyor işte. Benim anlatmak istediğim de tam buydu. İnsanın kötüleşirken bile, hayal gücünün almayacağı bir caniyken bile insan kalabildiğini göstermek. İyinin ve kötünün ötesinde sınırlarımızın nasıl da genişleyebildiğini gösterebilmek. Yaptım galiba. Tam da bunu gösterdim.” Sonra soruyor: “Sence?”
Yalnızca gülümsüyorum. Filmden bir sahne anımsıyorum o an. Enver Kongo ismindeki faşist, uzunca bir teli verandadaki kapının yanına bağlıyor. Filmdeki diğer katiller gibi yerel oyuncularla yaptıkları ettikleri her şeyi canlandırıyor. Televizyondaki sunucu bu milletçe sevilen katilin geliştirdiği tekniklerin, canını çok yakmadan, hızlıca ve seri bir şekilde solcuları öldürürken ne kadar etkili olduğu anlatılıyor (ciddiyim). Ve katil resmen gurur duyarak kameranın gözüne bakarak, başka bir yerde torununun başını okşayarak bize katliam tekniklerini anlatıyor. “Allah belanızı versin” lafının bu kadar kolay söylenebileceği bir ortamda bir şey izleyiciyi tutuyor. Oppenheimer’ın ustalığı...
Filmin sonunu anlatmayayım. Gidin görün. Bugün son kez gösteriliyor. Biraz katil Enver’i, biraz da kendinizi göreceksiniz. Oppenheimer’ın dediği gibi, “İnsanlıktan çıkışımızı değil, o müthiş kötülüğümüzle nasıl da insan kaldığımızı idrak edeceksiniz.” Sonuçta aslında film Endonezyalılarla değil bizimle alakalı.
Josh Oppenheimer’ın yönettiği ‘Öldürme Eylemi’, bugün saat 15.30’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş’ta.