'Duvar'a toslamaya hazır mısınız ?

'Duvar'a toslamaya hazır mısınız ?
'Duvar'a toslamaya hazır mısınız ?
'Duvar', Roger Waters önderliğinde yarın akşam 199'uncu kez İstanbul'da yıkılacak. Etkileyici bir müzikal ve görsel şölen olan 'The Wall' konseri öyle sıradan bir hafta sonu eğlencesi değil.
Haber: SEDEF KARAOĞLAN / Arşivi

Pazar günü İstanbul ’da pek çok insan bir konsere gidecek. Fakat ‘The Wall’ konseri öyle sıradan bir ‘Pazar akşamı eğlenceliği’ değil bilerek, isteyerek duvara toslayacaksınız. Zira etkileyici bir müzikal ve görsel şölen olması, ‘ölmeden önce mutlaka görmek gerektiği’ gibi klişeler bir yana ‘The Wall’, verdiği sert politik mesajlarla modern dünyada bir metropolde yaşayan sıradan bir insan için yaşayabileceği en rahatsız edici deneyimlerden biri.
‘The Wall’, 1977’de Montreal Olimpik Stadyumu’nda bir konser esnasında Roger Waters’ın zihninde ilk canlandığı andan itibaren ‘rahatsız’ bir albüm.
Pink’te hepimizden bir şeyler var
Bilindik hikâyeyi tekrarlayalım, turnenin son konserinde Roger Waters, ön sıralarda bağırıp çağıran ve biraz çılgınca eğlenen seyirciye daha fazla tahammül edemiyor ve ona tükürüyor. Kendisi o esnada güzel bir şov yapmak isteyen sinirli bir rock yıldızı, karşısındaki seyirci ise istediği türden biri değil. Ve Waters, seyirciyle arasındaki organik bağı, yani o seyircinin kendisini izlediğini, ikisi arasında bir ilişki olduğunu unutuyor. Bu izolasyon, kendisinin daha sonra ‘faşist ve kaba bir hareket’ olarak nitelendirdiği o hareketi yapmasına neden oluyor.
Bu küçük sahne, seyirci ve kendi arasında sonradan oluşmuş, doğası gereği orada bulunmaması gereken bir ‘duvar’ı fark etmesini sağlıyor. Roger Waters, bu olaydan sonra bütün sözleri tek başına yazıyor. Yabancılaşma, 1975 yılında çıkardıkları ‘Wish You Were Here’ gibi ‘The Wall’un da ilham kaynağı. Grubun isim babası, ilk albümdeki şarkıların yazarı ve Roger Waters’ın eski dostu Syd Barrett kendini toplumdan soyutlayıp gittikten sonra grupta oluşan tuhaf ve negatif enerji, ‘The Wall’la tavan yapıyor. Barrett’in gruba getirdiği çocuksu, uçarı ve neşeli hava onun kendini bitirmesiyle birlikte grupta da nihayete eriyor. Waters, kadim dostu Syd’in yokluğunu sürekli hissediyor. Ona şarkılar ithaf ediliyor, David Gilmour ise müthiş yeteneğine rağmen, her zaman Syd’in yerine gelen yeni çocuk olmanın ve Waters’ın meşhur egosuyla sürekli bir savaş vermenin etkisini hissediyor.
‘The Wall’ böyle bir atmosferin çocuğu olarak 1979’un sonunda konsept bir albüm olarak yayımlandığında, Roger Waters’ın titizliğinin ve yaratıcılığının etkisiyle dünyanın en teknik ve kendine özgü albümlerinden biri de doğmuş oluyor. Çok popüler olmasına rağmen eskimiyor. ‘The Wall’ turnesi, üzerinden seneler geçmesine rağmen hâlâ bulunduğu dönemin en heyecan verici müzikal olaylarından biri. Bunun belki de en büyük nedeni, ‘The Wall’un zaman kavramının üzerinde olması. Çoğu albümün, bulunduğu dönemin müzikal altyapısından beslenen, o dönemleri anımsatan bir tarafı mutlaka var. Ama ‘The Wall’, dinlendiğinde hangi döneme ait olduğu kestirilemeyen bir başyapıt. 1990’larda da üretilmiş olabilir, 1940’larda da. Tamamen muamma.
Ele aldığı şeyler de müziği kadar zamansız. Modern insanın yalnızlığı, insanların arasındaki ikiyüzlülük, otorite, savaş gibi pek çok konu, Pink isimli bir karakterin yaşamı üzerinden anlatılıyor. Pink, kurgu bir karakter... Biraz Roger Waters’ın kendisi, biraz da sonunda ‘kayışı koparıp’ kendini insanlardan soyutlamasıyla Syd Barrett. Ama en önemlisi, biraz da dinleyenlerin bizatihi kendisi.
Albümde bir rock yıldızı olarak tasvir edilse de Pink, aslında her gün hepimizin içinde canlanan bir karakter. Çünkü ‘Don’t Leave me Now’ şarkısındaki gibi dibe vurmuş hissetmek sadece Pink’e özgü bir şey değil. ‘The Thin Ice’ ile ayağının altındaki modern hayat buzunun ne kadar çabuk çatlayabileceğini bilen ve bundan korkan da yine yalnızca Pink değil. Pink’in pek çoğumuzla ortak ve çok tanıdık korkuları, ‘delirecek gibi olma anları’, kime kızacağını bilmeden geçirdiği öfke atakları ve sonradan nereden edindiğini bilmediği bir genel mutsuzluk hali var. İşte ‘The Wall’ tam da bu yüzden rahatsız edici. Modern insanın olmazsa olmaz kurumlarının hepsini tersyüz ediyor. İş , aile, evlilik, okul, hepsi Roger Waters’ın zihninde bambaşka formlara bürünüp karşımıza çıkıyor. Karanlıkta biçim değiştiren eşyalar gibi, gün ışığında yani gündelik hayatın içinde masum görünen çok şey, ‘The Wall’un içinde ürkütücü ve bozulmuş bir hal alıyor.
Albüm, yayımlandıktan üç yıl sonra ‘film müziği’ konseptine ters bir biçimde 1982’de beyazperdeye aktarıldı. Alan Parker’ın yönettiği filmde Pink’i Bob Geldof canlandırdı. Grup, 1985 yılında aralarındaki anlaşmazlığı daha fazla sürdüremedi ve resmi olarak dağıldı. Diğer üç üye, Waters’ın itirazlarına rağmen yollarına ‘Pink Floyd’ adı altında devam ettiler. Roger Waters’a ise Pink Floyd’dan kalan yalnızca eski şarkılarının telif hakları ve ‘Animals’ albümünün kapağında görülen kendi tasarımı şişme domuzdu. Pink Floyd üyeleri daha sonrasında yeni albümler çıkarttı ama Waters da kendisine verilen eski şarkılar ve bir şişme domuzla yapabileceğinin en iyisini yaparak konsept albümlerle sesini tüm dünyaya oldukça etkili bir biçimde duyurmaya devam etti. Hatta Pink Floyd’dan daha çok.
Waters, şu an neredeyse 70 yaşında ve 1979 yılındaki duruşundan hala taviz vermiyor. Babasını küçükken savaşta kaybettikten sonra, nükleer silahsızlanma için örgütlenirken askeri okuldan atılan Waters, belki de yaşadıklarının etkisiyle hayatı boyunca her zaman protest bir sanatçı oldu. Öyle ki, Gezi’den sonra oldukça tepki çeken bir bankanın konser sponsoru oluşu bile, mevzu bahis Roger Waters olunca geri planda kaldı. Boykotlar unutuldu, ‘aradaki teknik hata’ görmezden gelindi. Çünkü sevenleri Waters’ın nasıl bir insan olduğunu çok iyi biliyor. Dünyadaki pek çok olaya aynı hassaslıkla eğilen ve mesaj veren Waters, Gezi’den sonra da bir destek mesajı yayımlamış ve şunları söylemişti: “Ne zaman bir adam ya da kadın ya da bir çocuk sokağa çıksa ve kendi geleceğine yön vermek için, demokrasi için, özgürlük için insan haklarını savunsa, dünyanın geri kalanı ona borçlanır. Su ateşinin karşısında, gaz bulutunun içinde sizinle fiziksel olarak bir arada değiliz ama kalbimiz sizinle. Direnişinizi alkışlıyoruz, çünkü biliyoruz ki kolay değil.”
Evet sevgili Waters, bazı şeyler gerçekten de hiç kolay değil. Hatta bazı şeyler, en az ‘The Wall’un kulaklarımıza verdiği müzik ziyafetiyle senkronize biçimde vicdanımız ve beynimize yaptığı işkenceye tahammül etmek kadar zor.