Düzgün ama biraz susuz bir 'Havuç'

Düzgün ama biraz susuz bir 'Havuç'
Düzgün ama biraz susuz bir 'Havuç'
Heyecanı ve neşesi bir tık eksik olsa da İstanbul Devlet Tiyatroları'nın 'Üç Kız Kardeş'i derli toplu, zevkle izlenen bir Çehov yorumu.
Haber: ZEYNEP AKSOY / Arşivi

Olga, Maşa ve İrina. 11 yıldır yaşadıkları taşra kasabasını beğenmeyen, her daim doğdukları Moskova’ya dönme hayalleri kuran üç mutsuz kız kardeş ve aristokrasinin çöküşüyle değişen Rusya’nın sembolü olarak, onlar içinde anlam aradıkça dağılan hayatları.
Çehov’un en çok sahnelenen klasiklerinden ‘Üç Kız Kardeş’ Mehmet Birkiye rejisiyle İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda. Repertuvar oyunu haline gelmiş klasiklerde merak edilen hep yönetmenin ne yaptığıdır. Bu herkesin bildiği metnin neresinden tutmuş, nasıl bir yorum getirmiş, neyini önemsemiş, uçurmuş mu, yere mi çakmış, ne yapmış?
Mehmet Birkiye oyunun kitapçığındaki yazısına, Çehov’un eşine yazdığı bir mektuptan esinlenerek “Havuç havuçtur” diye başlıyor. Rejide de bu fikri temel almış sanki, oyunu fazla kurcalamadan, üzerine ekstra yorum bindirmeden, zamanını, yerini, dönemini değiştirmeden, olduğu gibi, temiz ve akıcı bir rejiyle sahneye taşımış. Çehov’un geveze karakterlerinin fazla konuştukları yerlerin üzerlerini dikkati başka aksiyonlara çekerek güzelce örtmüş, sahnedeki aksiyonu hep diri tutan mizansenlerle oyunun sarkmasını engellemiş, oyunun akışı tıkır tıkır. Üç saate yakın, bir dakika bile sıkmıyor. Kastın çeşitli yerlerde sık sık topluca çıldırması da hoş olmuş. Yüksek potansiyeline rağmen evde kalıp kendini harcayan erkek kardeş Andrey karakterini (Okday Korunan) alışılmışın aksine orta yaşlı kast etmiş ki bu seçimin oyuna etkisi olumlu.
Bütün kast klasik, sağlam oyunculuklar sergiliyor. Renkleri ve tarzlarıyla karakterlerin bazı özelliklerini sembolize eden kostümler (Şirin Dağtekin Yenen) çok başarılı. Dekor tasarımında (Behlüldane Tor) arka plandaki kasabanın masalsı bir üslupla tasvir edilmiş panosu ve kızların bir türlü gidememesinin sembolü gibi içinden sürekli geçen tren, önce martı, sonra leylek sanıp kaz olduklarını neden sonra anladığım tepedeki göçmen kuşları dekorun geri kalanıyla pek uyumlu bulmasam da sıkışıp kalmış insanların hayal dünyasına bir gönderme olması açısından kabul ediyorum.
Fakat devrimin gelmekte olduğu, nedense bu Çehov rejisinde de (diğeri bkz. Engin Alkan’ın ‘Vişne Bahçesi’, Şehir Tiyatroları) dekor değişimlerinde ve aralarda kırmızı bayraklı, üstü başı perişan ‘devrimci’ gençlerle gözümüze sokulmuş, bu çok gereksiz. Çehov’un bütün oyunları aristokrasinin çöküşü ve devrimin gelmesiyle ilgilidir zaten, buna ekstra vurgu yapmaya gerek yok. Bir de son tabloya itirazım var. Kızların oyun boyunca yavaş yavaş dağılan ve sonunda darmadağın olan hayatlarıyla paralel olarak girdikleri nevrotik ruh hali, son sahnede üçünün üzerine yağıp onları grotesk ve hiç uymayan bir biçimde komik bir durumda bırakan siyah tüllerle içlerinde patlatılmış. Bu haliyle, son sahne hariç, zevkle izlenen, derli toplu bir ‘Üç Kız Kardeş’ diyebiliyorum. Kızlar bir kendilerini bırakıp iyice dağılabilselerdi, yönetmen nevrozlarını içlerine tıkmayı seçmeseydi, oyun başka bir şey olurdu. Heyecanı, duygusu ve tutkusu bir tık daha yükselirdi.