Ebedi Jane Eyre!

Ebedi Jane Eyre!
Ebedi Jane Eyre!
Hitchcock filmi 'Suspicion'la (Şüphe) 1941'de en iyi kadın oyuncu Oscar'ını kazanan, 'Jane Eyre', 'Rebecca', 'Meçhul Bir Kadının Mektupları' gibi unutulmaz filmlerin oyuncusu Joan Fontaine, 96 yaşında hayata veda etti.

Hayata veda eden çoğu yıldızın arkasından tek cümlelik bir girizgah, kimden bahsedildiğini anlatmaya yeter. Şu yönetmenin favorisi, sinemanın sert adamı, Hollywood'un asıl kraliçesi vs. gibi. Geçtiğimiz gün California'daki evinde 96 yaşında aramızdan ayrılan Joan Fontaine için ise böyle tek atımlık bir cümle kurulmak istense illaki dışarıda kalan bir şeyler olur. Alfred Hitchcock'un Hollywood'daki ilk gözağrısı desek, 1940'lar melodramlarında nasıl coştuğunu dışarıda bırakmış oluruz. Kardeşi Olivia de Haviland'la ömür boyu süren rekabetine odaklansak, Nicolas Ray'den Fritz Lang'e döneminin tüm ustalarıyla yolunun kesiştiği gerçeğinin üzerinden şöyle bir geçmekle yetinmek durumunda kalırız.


Fontaine (The Guardian'daki portresine başvuralım) tam da bir seferinde kendisinin söylediği gibi 'dibine kadar' yaşadı. Bunu söylerken sadece sinema kariyerinden bahsetmediğini söylüyordu Fontaine. “Aynı zamanda balon yarışına katıldım. Kendi uçağımı uçurdum. Tilki avına katıldım. Birçok heyecan verici şey yaptım” diyordu. Tabii bir de Hollywood'un klasik dönemini paha biçilmez kılan anekdotların birçoğunda başroldeydi.
Joan Fontaine, (gerçek ismi Joan de Beauvoir de Havilland) 1917'de Britanyalı bir anne babanın kızı olarak Tokyo'da doğdu. Babası Tokyo Üniversitesi'nde profesör, annesi ise evlendikten sonra kariyerine ara vermiş bir tiyatro oyuncusuydu. Sonrası anne babasının boşanmasının ardından bir kısmı California'da kardeşi Olivia'yla diğer kısmı da Tokyo'da babasıyla geçen bir ilkgençlik. Oyunculuğun ilk adımları diksiyon dersleri ve sahne... Ve tabii dönemin yıldızlığının olmazsa olmazı RKO Pictures'la sözleşme... Fontaine, birkaç ufak tefek rolün ardından yıldız fabrikası RKO şemsiyesi altına giriyor, 'bir sonraki büyük isim' olarak lanse ediliyor. Ancak kimya bir türlü tutmuyor. Fred Astaire'in 'A Damsel in Distress'inde başrole çıkıyor, seyirciden pek ilgi görmüyor. Anlattığına göre filmin galasında arkasında oturan seyircinin, tam dans ettiği sahnede Fontaine'i kast ederek “Ne kadar korkunç, değil mi?” diye bağırdığını duymuş.
RKO'nun yeni yüzü olarak tescilleniyor ama ne fayda! Ta ki bir davette efsane yapımcı David O'Selznick'le yan yana oturana kadar… Daphne du Maurier'in gotik romanından Hitchcock tarafından sinemaya uyarlanacak 'Rebecca' gündemde. Ve O'Selznick isabetli bir kararla Fontaine'in bir resimli sözlükte melodrama karşılık kullanılabilecek suratının, gotik bir hikâyede hayatta kalmaya çalışan kırılgan bir genç kadına da çok uyacağına karar veriyor. Filmin başrol oyuncusu Laurence Olivier'nin o zamanki sevgilisi Vivien Leigh'in rolü oynamasındaki ısrarına karşı Selznick de Hitchcock da ayak diriyor. Ve Fontaine'in önündeki engelleri aşabilmek için türlü badire atlatması gereken kadın karakterlerle muhabbeti böyle başlıyor.


Aslında her tür rolün altından kalkabilecek kapasitede ama kırılgan havası, zarafeti onu ebedi 'damsel in distress'e dönüştürüyor. Hitchcock'un bir sonraki filmi 'Suspicion'la Oscar'ını alıyor (Kardeşi de Havilland'ın da aynı sene Oscar adayı olması, tadı asla geçmeyecek bir Hollywood anekdotudur) 'Damsel in distress' güdümlü böyle bir filmografide kaçınılmaz 'Jane Eyre' sınavını atlatıyor. Max Ophüls'ün Stefan Zweig'dan uyarladığı 'The Letter From an Unknown Woman'da (Meçhul Bir Kadının Mektupları) melodramın illaki gözyaşı bombası olması gerekmediğini gösteren derinlikte bir performans sergiliyor.
Fontaine, 1950'lerde birçoklarına göre belki daha az ilginç ama onun varlığıyla değerlenen melodramlarla kariyerine devam etti. 1957'de Harry Belafonte'yle 'ırklar arası' bir aşk yaşadığı 'Island in the Sun' Klu Klux Klan'lardan aldığı tehdit sonucu ABD 'nin güneyinde gösterilemedi.
Ancak oyuncu, sinemada daha az ilginç roller bulmasının acısını sahnede, Broadway'de çıkardı. Bizde de sahnelenen 'Kaktüs Çiçeği', 'Çay ve Sempati' gibi temsillerde rol aldı. Elvis Presley'nin annesini oynaması istendiğinde Hollywood'u terk etti.
Sinemaya vedası ise şöhrete gotik bir hikâyeyle ulaşan bir oyuncu için çok manidardı: Fontaine'in son filmi, Britanya'nın korku filmi fabrikası Hammer stüdyolarında, prodüksiyonunu da kendisinin üstlendiği 'The Witches'tı. Küçüklüğünde hem kardeşini hem de onun tarafındaki annesini karşısında bulan, oyunculuk hayatında Laurence Olivier gibi erkeklerle mücadele etmek durumunda kalan 'ebedi Jane Eyre' Joan Fontaine kendi hayatında da tıpkı canlandırdığı karakterler gibi türlü badireyi atlatmak durumunda kaldı. Ve yine canlandırdığı karakterler gibi tüm bu engellerin üstesinden gelerek Rebecca'nın genç bir gelin olarak gittiği gotik malikaneden hiç de daha az korkutucu olmayan stüdyo sisteminde ayakta kalmayı başardı.