Edebi 'stand up'

Şair Sunay Akın, sahnede bazen Cem Yılmaz'ı andırıyor. Seyirciyi güldürmeyi ve düşündürmeyi hedefleyen Akın, sunuşunu araştırmalarla hazırlıyor.
Haber: HIZIR TÜZEL / Arşivi

İSTANBUL - Şimdi bir tane Sunay Akın var. Şiirler yazıyor, kitaplar yayımlıyor, radyo-televizyon programlarına çıkıyor. Tüm bunların yanında bir de sahne gösterisi yapıyor. Gösteriyi izledim, şaşırmadım desem yalan olur. Önce, nedense kendisine biraz kıl oldum. Bir edebiyatçı Cem Yılmaz'a özenmiş gibi geldi bana. Ama beş-on dakikada tüm salonu etkisine aldığı gibi beni de aldı götürdü. Kendi kendime 'Bu adam, olsa olsa Cem Yılmaz'ın edebiyatla uğraşan, araştırmalar yapan cinsi herhalde' dedim. Özellikle son günlerde bir pop yıldızı gibi genç kızların aşırı ilgisine maruz kalan kalan Sunay Akın, gösterilerinde neler mi anlatıyor? Neler anlatmıyor ki! Titanik'ten kurtulan tek Türk vatandaşından tutun da, eski İstanbul sularında yaşayan balinalardan, Çanakkale savaşında siperlerde habercilik yapan Ceylan, Ertuğrul gemisiyle Can Yücel'in bağlantısı ve daha neler neler... Unutulan, hiç bilinmeyen bir sürü gerçek hikâye. En kral araştırmalar renkli, Türkçe 32 kısım tekmili birden hepsi Sunay Akın'da. Tavsiye olunur.
Affedersiniz yanlış anlamayın ama size edebiyatın Cem Yılmaz'ı diyebilir miyiz?
Bunun doğru tarafı var, yanlış tarafı var. Cem Yılmaz da çok geniş kitlelerle buluşuyor. Bun yönden doğru diyebiliriz. Yanlış tarafı ise şu: Onun, stand-up'çı ya da şovmen yakıştırmalarına 'hayır' dediğini hiç duymadım. Ben buna 'hayır' diyorum. Çünkü, insanların karşısına çıkıp, bir şeyler anlatmak yeni bir şey değil. Bunun adı meddahlıktır.
Yani sonuçta?
İçerik olarak, hayata bakış olarak beni Cem Yılmaz'a benzetmek çok yanlıştır diyorum. Şöyle ki, ben insanları düşündürürken güldürüyorum. Düşünürken gülmenin, gerçek gülme olduğuna inanıyorum. Oysa o, yaptıklarıyla bunun tam aksini söylüyor. Benim hayat anlayışıma göre boş çuval iki saniye bile ayakta durmaz, yıkılır. Anlamsızdır.
Cem Yılmaz boş çuval mı yani?
Değil, asla değil. Ama o, benim durduğum yerde duramaz. Benim yapmak istediklerimle onunkiler içerik olarak çok farklı. Ben insanlara görsel metinler sunuyorum. Yazılı metinlerden yola çıkıp sahneyi oluşturuyorum. Kulvarlar ve işler farklı...
Araştırmalarınızı insanlarla neden bu kadar büyük bir iştahla paylaşmak istiyorsunuz?
Çünkü ben elimde ışık tuttuğuma inanıyorum.
Işık aydıklıkta faydalı değildir. Işık karanlıkta anlamlıdır. Işığımla aydınlattığıma inanıyorum.
Kusura bakmayın ben göremiyorum ama kafanızda da haleyle dolaşıyorsunuz galiba. Bir kitabınızın arkasında sizin bir 'aziz' mertebesine ulaştığınız yazıyordu. Şimdi siz de böylesine bir ışıktan mı söz ediyorsunuz?
Onu arkadaşlar espri olsun diye yazmışlar. Benim ifade etmek istediğim o değil. Ülke o kadar karanlık ki, bu yüzden benim elimdeki ışık değişik bir anlam kazandı diye düşünüyorum.
Durmadan araştırdığınız gerek sahne çalışmalarınızdan gerekse yazılarınızdan belli oluyor. Bu bir bağımlılık mı, nedir yani? Her şeyi siz araştırıyorsunuz, bize bir şey kalmıyor.
Çocukluğum televizyonun siyah-beyaz olduğu dönemlerde geçti. O zamanlar hiç kaçırmadığım bir televizyon programı vardı. O program başlamadan önce televizyonun önüne annemin çamaşır leğenini koyardım. İçini su doldurur mayomu giyer leğene girerdim. Sonra Salacak sahilinde bulduğum eski püskü bir deniz gözlüğünü kafama geçirip programın başlamasını beklerdim. Kaptan Cousto denize daldıkça bende kafamı leğene sokup sokup çıkarırdım...
Demek ki, ilk kez çamaşır leğenlerinin diplerini araştırıyordunuz.
İlginç...
Eskiden bizim mahallede yoksul çocuklar vardı. Onlar sinemaya gidemezlerdi.
Dolayısıyla ben gittiğim filmleri onlar için de izlerdim. Sonra gidip onlara anlatırdım. Şu anda yaptığım da hâlâ o galiba.
Bu arada biz toplum olarak pek de araştırmacı değilizdir. Sizce neden?
Evet, bu ülkede kimse bir şey araştırmıyor. Aslında 1923 devrimiyle bir Anadolu aydınlanması başlamıştı. Fakat bu sonradan çok büyük bir sekteye uğradı. Ne zaman ki, 1980'den sonra ranta dayalı anlayış gündeme geldi işte o zaman bilgi toplumu olmaktan uzaklaştık. Şimdi bilgi toplumu demek birilerinin bir şeyler araştırıp diğerlerine sunması değildir. Araştırmanın bir yaşam biçimine dönüşmesidir. Benim böyle ilgi görmemin, insanların bağa doğru eğilmelerinin nedeni biraz da bu. Çünkü ben bu toplumun bilgisini üretiyorum. Che Guevara'yı elbette tanıyıp, bileceğiz ama bunun yanında Resneli Niyazi'den haberimiz yoksa burada bir sorun var demektir. Çünkü, Resneli Niyazi de bizim Ernesto Che Guevara'mızdır. Ben bunu anlatıyorum yok olup giden, erozyona uğrayan değerleri anlattığım için beni dinliyorlar. Benim anlattıklarım aslında bu erozyona dur demek. Bunu yaptığım için de mutluyum. Elinde ışık tutan biri karanlığın üzerine gitmeli. Sonuçta ülke her gün biraz daha kararıyor. Biz de bu arada ekmek yapmak istiyoruz ama hamur ekşiyor ve başka hamur yok.
Herkes ekmek peşinde, kimsenin nostaljiyle uğraşacak zamanı yok galiba?
Bu bir satranç oyunu gibi. Evet, nostaljik değiliz çünkü herkes bu oyunu kaybettiğine inanıyor. Oysa ben 'Hayır' diyorum. Galata Kulesi, Kız Kulesi, eski bayram yerleri. Bunların hepsi satranç tahtası üzerindeki
taşlar aslında. Ben onlarla hamleler yapıyorum. Oyunu kaybetmedim, oyun devam ediyor.
Sanki insanları biraz suçlar gibisiniz?
Hayır, benim kimseye kızdığım yok. Salt elinde ışığı tutup, çevresine göstermeyenlere kızıyorum.