Edebiyat 'devrimci'sini kaybetti!

Edebiyat 'devrimci'sini kaybetti!
Edebiyat 'devrimci'sini kaybetti!

Leyla Erbil'in cenazesi 22 Temmuz Pazartesi günü öğle vakti Teşvikiye Camii'nden kaldırılacak.

Türkiye edebiyatının usta yazarlarında Leyla Erbil, 82 yaşında hayata veda etti. Karakter seçimi ve anlatımda yaptığı değişikliklerle 1950 kuşağının yazarları arasında haklı bir yer edinen Erbil'in cenazesi 22 Temmuz Pazartesi öğle vakti Teşvikiye Camii'nden kaldırılacak.

‘Hallaç’, ‘Gecede’, ‘Tuhaf Bir Kadın’, ‘Eski Sevgili’ ve ‘Tuhaf Bir Erkek’ gibi kitaplarıyla tanınan, Türkiye edebiyatında karakterlerinin özellikleri ve dilde yaptığı yeniliklerle özel bir yer edinen Leyla Erbil aramızdan ayrıldı. Dün tedavi gördüğü Balat Hastanesi’nde hayata gözlerini yuman Erbil, Türkiye PEN tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk kadın yazar olmuştu.
Orta sınıf ailenin üç kız kardeşten ortancası olarak 1931 yılında doğan Erbil, ilk, orta ve liseyi İstanbul okullarında okudu. İstanbul Üniversitesi’nde İngiliz Edebiyatı Bölümü’nde eğitim gördü. Son sınıfta ayrıldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Evlenerek bir süre Ankara ve İzmir’de oturdu. 1961’de İstanbul’a döndü. İki kız çocuğu sahibi olan Leyla Erbil, yazarlığa hikâyeyle başladı. İlk yayımlanan hikâyesi ‘Uğraşsız’dır. Daha sonar Dost, Yeni Ufuklar, Yeditepe, Ataç, Papirus, Yelken vb edebiyat dergilerinde yazı ve hikâyeleri yer almaya başladı. Erbil, kendinden önce yerleşmiş olan yazın akımlarına bağlı kalmadı; roman, hikâye ve düz yazı metinlerinde ortodoks Marxçı’ların karşısında yer almasıyla tanındı. Psikanilizin özgürleştirici yöntemlerinden yararlanarak, dinin, ailenin, okulun, toplumsalın ürettiği tabularla dolu ideolojilere karşı 1956’da başlayan mücadelesini dilin oturmuş kelime hazinesi ve sözdizimi kuralarını değiştirme çabasıyla sürdürdü. Yeni bir biçim ve biçem geliştirdi. Başlıca düşünce kaynakları Marx ve Freud’du.
Biçimsel açıdan ‘devrimci’ sayılabilecek tutumuyla ‘1950 kuşağı’nın özgün yazarlarından biri sayıldı. Atilla Özkırımlı’ya göre: “Önceleri varoluşçu bir anlayışla çağdaş insanın toplumla çatışmasını, başkaldırıya varan bunalımlarını işledi. Daha sonra arayışlarını sürdürerek ele aldığı kişileri toplumcu bakış açısıyla irdelemeye çalışan, gerçekliği değişik boyutlarıyla yansıtmayı amaçlayan öyküler yazdı.”
Yapıtlarında yaşama biçimlerine, değer yargılarına, evlilik, aile ve kadın cinselliğine sert, alaycı ve eleştirel tutumla yaklaştı. On üç öyküden oluşan ilk kitabı ‘Hallaç’ta kendi ifadesiyle “İçinden çıktığı toplumun insanlarıyla bir denge kuramaması, tüm yargılara başkaldırmış, bilinçli olarak bir seçmeye gitmeyen insanı” anlatmak istedi. ‘Hallaç’ta, bırakılmışlık, yalnızlık, bunaltı, yabancılaşma, seçme özgürlük, suç işleme, intihar gibi varoluşçuluğa özgü birtakım tema ve yönelimler ağır bastı. Asım Bezirci, ‘Hallaç’ı şöyle yorumlar: “Bu temaları işlerken varoluşçu yazarlardan ve özellikle Kafka’dan etkilendiği gözlendi. Bu kitaptaki öykülerinde ‘çıkış yolu bulamayan, eyleme dökülemeyen bir başkaldırış duygusuyla eski, yapmacık, süslü, sahte ne varsa hepsine hınç duyuyor. (...) Bütün bunlar şunu gösteriyor: Erbil şimdiki düzene kazan kaldırıyor, değişmesini istiyor onun. Fakat yerine nasıl bir düzen kurulması gerektiğini belirtmiyor: Kendi deyimiyle bir ‘seçme’ye gitmiyor, bağlanmıyor.”
‘Hallaç’tan sonra öz ve biçime ilişkin arayışlarını sürdüren yazar ikinci öykü kitabı ‘Gecede’yi uzun bir aradan sonra çıkardı. Behçet Necatigil “Biçim ve dil bakımından ilk kitabı ‘Hallaç’taki atak çıkışları yumuşatmış ve burjuva ahlak çöküntüsünü, türlü toplum yabancılaşmalarını ustaca ve insancıl belirtmiş olan hikâyeci, bu eseriyle hikâyeciliğimize yeni bir bakış açısı kazandırdı” sözleriyle anlatır ‘Gecede’yi. ‘Tuhaf Bir Kadın’ ise 1950-70 arasındaki bir dönemin anlatısıdır. Sennur Sezer’e göre kitapta; “Yaşadığı kalıpları kırmak, değiştirmek ve değiştirmek isteyen bir genç kızın aile ve arkadaş ilişkileri çerçevesinde anlatılan öyküsünde, sınıflar, değer yargıları ve aydın yanılgıları da sorgulanır.” Bir kadının birkaç saatinin anlatıldığı ve ‘karşıtlıklar senfonisi’ olarak nitelendirilen ‘Karanlığın Gücü’ romanında ise etkileyici ve sarsıcı diliyle dikkat çekti. ‘Mektup aşıkları’nda ise düşlenen aşkla gerçek aşk arasındaki uçurumun acımasız mizahını yaptı. Öyküleri Almanca, İngilizce, Fransızca ve Rusçaya çevrilerek çeşitli antolojilerde yer aldı. 1979’da Iowa Üniversitesi onur üyesi seçildi. Berlin Üniversitesi’nden K. Schweibgut’un ‘Türkiye’de Birey ve Toplum, Leyla Erbil’in Romanı Tuhaf Bir Kadın’ konulu doktora tezi Almanca yayımlandı. Erbil son kitabı 2011’de ‘Kalan’ bu yıl ise ‘Tuhaf Bir Erkek’ isimli romanı yayımlamıştı.
Leyla Erbil, 1970’te Türkiye Sanatçılar Birliği, 1974’te ise Türkiye Yazarlar Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı. Aynı zamanda PEN Yazarlar Derneği üyesiydi. 1961’de Türkiye İşçi Partisi üyesi olan Erbil, Türkiye İşçi Partisi’nin Sanat ve Kültür Bürosu’nda görev aldı. Edebiyat Ödüllerine katılmayan Erbil, 2000- 2001 yılı Ankara Edebiyatçılar Derneği Onur Ödüllerini kabul etmiş, 2002 yılında ise, PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilirken, “Türk dili ve edebiyata egemenliği, aynı, zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı” vurgulanmıştır.
Kaynak: Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi/ YK Yayınları

Özel bir yazardı


SELİM İLERİ: Bütün yazarlık yaşamı boyunca benzeri olmayan öyküler, romanlar, anlatılar kaleme getirdi. Yolun başındayken okuduğum ‘Gecede’ adlı kitabına sonsuz bir hayranlık duymuştum. Unutulmayacak bir yazardır.
SENNUR SEZER: Hem toplumcu hem ruhbilim irdeleyici bir öykücü bulmak bundan sonra olanaksız. 
ADNAN ÖZYALÇINER: Edebiyatı salt yaşam-olay diye almayan, düşüncesi ve felsefesiyle birlikte insan ruhunun derinliklerine indiren ve gerçeğin karanlıkta, gizlide kalmış yanlarını irdeleyen, bize gösteren bir yazışı vardı. ‘Tuhaf Bir Kadın’, ‘Gecede’, ‘Kalan’ kitaplarını öneririm genç kuşaklara.
SEMİH GÜMÜŞ: Hiç bilinmeyen bir anlatım biçimi ve dil oluşturdu. Kendine özgü olandan başka şeye yüz vermedi. Dünya görüşünden de yazarlık tutumundan da, yazınsal metinlerinin özgünlüğünden de ödün vermed . Kaybı deprem gibidir.

ASUMAN KAFAOĞLU-BÜKE: Geçen yıl Leyla Erbil’in romanları üzerine yaptığım bir konuşma sonrasında salonda bulunan ve Erbil’i zevkle okumuş insanlar, hayretle sordular: “Neden Leyla Erbil’i dünya bu denli az biliyor?”
Bunun yanıtını hiç bilemedim. Bana göre tüm dünyayı sarsacak nitelikte yazıyordu. Şimdilik sarsılmadıysa, bir gün onu okuyan herkes aynı ölçüde sarsılacaktı mutlaka. Hayatım boyunca beni en çok etkileyen birkaç yazardan biri oldu hep Leyla Erbil. Ne mutlu ki bu duygularımı kendisine söyleyebilecek ortam buldum çok kereler. İnsanın en şeytani, en günahkar ve en deli hallerini anlattı o bize. Hiç bir şey saklamadan ve o denli berraklıkla anlattı ki, tüm kirlerden arındırdı içimizi.
Bu çağı ve bu çağın edebiyatını güzel kılanların başında geliyordu.
1977 yılında yazdığı bir öyküdeki 17 yaşındaki genç kız karakteri şöyle diyordu:
"Size yazmak içimden gelirken kadın doğmuşum diye kendimi tutup yazmamak, onuruma dokunur benim. Ayrıca bu, hem toplumun bana sormadan koyduğu yasalara boyun eğmek, hem de benim kadınlığımı çok önemsemem demek olur. Bense aşmışımdır bu soy saplantıları çoktan. Ben aştığıma yemin ederim, giderek diyebilirim ki kadın olmanın çok ötelerinde, ola ki bir yarı tanrıyım ben. Buna inanmanızı isterim.”