'Eğitimli gençlik' Türkiye'ye bakıyor

'Eğitimli gençlik' Türkiye'ye bakıyor
'Eğitimli gençlik' Türkiye'ye bakıyor
İstanbul Modern'deki 'Yakın Menzil' sergisi, Gezi'yi hazırlayan denebilecek kuşağın fotoğraf çevresinde kurdukları bir kimlik tespiti olması adeta.
Haber: FATİH ÖZGÜVEN / Arşivi

Gezi’nin ‘anahtar’larından biri de şu ‘eğitimli gençler’ hikâyesi… Malum, direnişin belkemiğini eğitimli gençlerin oluşturduğu, bu bakımdan zımnen böyle bir hareketin hep heves olarak kalacağı, politikleşemeyeceği iddiası… Tamamen böyle olmadığını anlamak istemeyenlere Anti-Kapitalist Müslümanlar’dan, LGBT’den, hele sokak çocuklarının katılımından vb. bahsetmek kuşkusuz vız gelip tırıs gidecek. “Gelmeyin bize bunlarla” diyecekler, “Ergen romantizmi bunlar…” Ya da ‘marjinal’lik.
Mahçupyan’la Berktay’a ne dense boş. Birincisi kendini laiklik öncesi Osmanlılık romantizmine kaptırmış, laik=sol=gezi denkleminden memnun. İkincisinin ne istediğini anlamak bile zor. Küfür edilmesin de. Bir de Fatih Ürek dansı yapılmasın. Avangardlık olsun ama açık-saçık olmasın diyenler gibi ikisi de sloganlardaki ‘küfür’lere takmışlar. ‘Zekâ sadece bu mu’ymuş. Değil tabii. Ki o sloganlar da sadece o değil.
Sinema ve diğer sanatlar arasındaki ilişkiler üzerine ders verdiğim sıralar bu ‘eğitimli gençlik’ konusunda ben de en derinde kararsızdım. Onlarla birlikte olmaktan hoşnuttum, sevimli çocuklardı, bilgisayar cinleri ve internet sihirbazlarıydılar, networking’de, ağ kurmada birinciydiler ama onlardan ne beklenebilirdi gerçekten? Harikulade ödevler yapıp getirdiklerinde hayranlık duyardım. Ama Poe kadar tipografi tarihine de düşkün oldukları halde bu ikisi nerede birleşecekti?
Ummadık yerlerde ya da hiçbir yerde. ‘Apolitik’ denile denile kafalarına vurulan kuşağın sonrasına denk geliyorlardı. Onların umursadığı kadar bile umursamıyorlardı bu etiketi. ‘Nerdesin aşkım?/ Burdayım aşkım?’daki hafiflik, Mahçupyan’la Berktay’ın tüylerini ürpertebilir. Ama bu yeni ‘eğitimli gençler’ popüler şarkıların, ‘havada gezinen’ cinsiyet siyasetinin ve eski sloganlara rağbet etme isteksizliğinin birleştiği bir havayı da soluyor hatta belki onu yaratıyorlardı da. Ben de onları romantize ediyor olabilirim ama bu saatten sonra eski romantizmleri diriltmeye hiç hevesim yok.
İstanbul Modern’deki genç sanatçılardan oluşan ‘Yakın Menzil’ sergisinin en ilginç tarafı, hemen Gezi-öncesi ya da Gezi’yi hazırlayan denebilecek kuşağın fotoğraf çevresinde kurdukları bir kimlik tespiti olması adeta. Fotoğraf burada bir ortak payda. Fotoğrafın işaret ettiği temsil/ görünürlük/ mahremiyet/ gizlilik-ifşa/ şahsilik/ kamusallık vb. gibi izler üzerinden giden işler, bazı örneklerde fotoğrafın duvardan inip yerleştirme, televizyon/video görüntüsü ya da arşivleme/biriktirme gibi kullanımlara yaratılmasıyla başka sunum biçimlerine kavuşuyorlar. Şaşırtıcı bir serbestlikle.
Fatma Belkıs’ın ‘Gidenler’i seyircinin göğüs hizasındaki masanın üzerine konmuş bir mektup ve fotoğraf albümünden oluşuyor. Bu mektup, birdenbire ‘ortadan kaybolan’ 2500-3000 kişilik bir kuşağın geride kalanlara ‘veda’sı… (Nefis metin Perec’in ‘Şeyler’inin otuz-kırk yıl sonra Türkiye için yazılmış bir versiyonu gibi.) Görünürde bir sürü ayrıcalıkla donandıkları ve Türkiye’nin yakın tarihindeki toplumsal travmaların çoğuna maruz kalmadıkları halde, içinde bulundukları toplumsal bağlama gene de ‘oturamayan’ların mektubuna onların kuşkulu, hayaletimsi varlıklarını en az mektup kadar müphem biçimde belgeleyen ‘bazı’ fotoğraflar eşlik ediyor. Bu kaybolmanın izi, Gezi olmasaydı bizi derin, hatta biraz lüks bir melankoliyle doldurabilirdi. 28 Mayıs’a kadar yakından tanıdığımız bir melankoliyle. Oysa şimdi olayların seyri düşünüldüğünde, ‘gidenler’in bir kısmının tekrar barikatlarda görünmüş olabileceğini düşünebiliriz. 

‘Annem evde yok’ 

Bu melankolinin bir özelliği de lezzetli ‘içerlek’liği. İç deneyimin kimi zaman teatral bir acı gibi tüketilebilme potansiyelini ele alan bir iş, mesela, Sinan Tuncay’ın ‘Annem Evde Yok’ dizisi. Çocukluğunda önüne oturtulduğu televizyon ekranına yansıyan Yeşilçam filmi karelerine maruz kalmanın melodramı… Yeşilçam filmleriyle iş/film yapmak hem düzayak parodi hem de seyirciyi daraltan bir nostalji tehlikesi taşıyor çoktandır. Oysa bu dizi, asıllarına sadık ama seyredeni de yabancılaştıran stilize dekorlar önünde dikiş diken fedakâr anne, kahkaha atan vamp ya da merdivenden inen Türkân-Filiz-Hülya modellemelerinin belli bir anına, bir harekete, bir jestin süresine odaklanıyorlar. Yazarken bile hafif bayağılaşma tehlikesi taşıyan bu buluş Tuncay’ın filmleri yan yana ya da üst üste koyduğu tüplü televizyon ekranlarında sergileyişiyle sıradan bir nostalji anı olmaktan çıkıyor, bir ‘hayalet defile’ oluyor.
Bir diğer tema tabii dümdüz sıkıntı. Fotoğrafçı olmak istediği halde, babasının işyerinde çalışmaya ‘karar veren’ Emir Özşahin’in iş yolunda ya da fabrikada görüntülediği rastgele ayrıntılar, anlar, sahne bile olmayan sahneler, sıkıntıya dalmış-gitmiş bir kamera göz gibi işliyor. Enerjisiz bir tanıklık. Biraz Çehov, biraz Edip Cansever. Bu yakın taşra sıkıntısının adını ‘Karnımdaki Ölü Kelebekler’ koymuş Özşahin: “… bu fotoğrafların arkasında benim onlardan ne kadar uzaklaşmak istediğimin hissiyatı yatıyor olacak.”
Civan Özkanoğlu ‘Bizzat’ adlı dizisinde kendisi için ‘kişisel ve mahrem’ anların ‘en yabancı kişiler için bile tanıdık olabileceği’ varsayımıyla seyirciye fotoğraflı bir çağrı yapıyor. Diyelim, kurban kesme anını hemen tanıyacak, ötekileri de muhtemelen sezeceksiniz.
Özgür Atılgan’ın ‘500K’sında iyice büyütülerek neredeyse pointillist birer tablo haline getirilmiş resmi TOKİ binası/mahallesi görüntüleri onlara eşlik eden ‘manifesto’nun alaycı ‘kavramsal’ yanından da besleniyorlar.
Kendini anlatma derdi
İşlerin çoğu kendilerini açıklamak ya da oluşturmak için metinden ya da başka unsurlardan yararlandıkları halde, daha mikro bir düzeyde -isterseniz daha fotoğrafik bir düzeyde- doğrudan (kendini) sergileme anını konu edinen işler de var. Devin Yalkın’ın ‘bir rüyadan uyandığı sırada zihinde asılı kalanlar’ın pür narsisizminin yol açtığı güzel siyah-beyaz görüntüler, C. Batur Gökçeer’in albino mağaradan edindiği yaşantıyı ‘hem kendini fotoğraflamayarak’ hem de ‘negatiflere müdahaleyle mağaranın dokusunu taklit ederek’ vardığı sonuç, ‘kendi akıl karşıklığıyla başka türlü baş edemediği için’ ilk kez duyduğum Dunning-Kruger sendromunu fotoğrafla kaydetmeye karar veren Dilan Bozyel’in stereoskopik, oyunsu (belki de gayet ciddi) ikili görüntüleri… Bütün bunlar karşı konulmaz bir yanı olduğu anlaşılan bu sergileme/ sergilenme hadisesinin ta kendisine ışık tutuyorlar.
Bu kendini/hikâyesini anlatma/ gösterme niyeti, adından başlayarak serginin önemli bileşenlerinden biri.. Ama ‘Yakın Geçmiş’in en iyi işlerine boğucu bir ‘size kendimi anlatıyorum’culuk hâkim değil; niyetin yoğunluğu ve aldığı formların çeşitliliğinden dolayı… Onun yerine, burada dikkati çeken Türkiye’nin yakın geçmişine kendi yakın menzillerinden bakınca paradoksal olarak daha uzak erimli manzaralar gören bir ‘eğitimli gençlik’ mevcudiyeti. Fotoğrafın ve resmetme sanatının en eski yardımcılarından birinde ‘camera obscura’da olduğu gibi, gerçekliğin imgesi bir kuşağın bilincine dolaylı, hatta tepetaklak ama detaylı bir biçimde yansıyor sanki.