Eleştirmenlik şef garsonluk mu oldu?

Eleştirmenlik şef garsonluk mu oldu?
Eleştirmenlik şef garsonluk mu oldu?
Sanat piyasası bu konuda haber ve eleştiri yapmanın yollarını tıkıyor mu? Ünlü gazeteci Sarah Thorn- ton böyle düşündüğü için bir manifesto yayımladı. Türkiyeli eleştirmenler de onu haklı buluyor.
Haber: Sarah Thornton / Arşivi

Güncel sanatın piyasayla ilişkisi ne kadar belirleyici? Sanat haberleri daha da görünür oldukça itirazlar da başladı. “Sanat ve sermaye arasındaki ilişki haberleri nasıl etkiliyor?”, “Sanat eserinin ederini hangi kıstaslarla belirleyebiliriz?” gibi sorular sorulurken İngiltere’den bir itiraz geldi. Sanatta piyasa mekanizmasını anlatan ‘Sanat Dünyasında Yedi Gün’ kitabının yazarı (Türkçesi Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı) Sarah Thornton, manifesto yayımlayarak sanat gazeteciliğini bıraktığını açıkladı. TAR Magazine’deki yazısında neden bu kararı aldığını on maddede anlattı. Yazıyı gorselbellek.blogspot.com adresinde yayımlanan çevirisinden, kısaltarak aktarıyoruz. Thornton’ın çevirmene özel notunu da eklememiz elzem. Thornton, sanat dünyasını terk etmek gibi bir niyetinin olmadığını, sadece piyasaya dair haberler yapmaya ara vermek istediğini söylemiş. Tabii Thornton’un bu kararını Türkiyeli eleştirmenlere de sorduk. Ve bin ah işittik...

Sanat piyasası hakkında yazmamak için 10 neden



Eserleri yüksek fiyatlara erişmiş olan sanatçıları çok göz önüne çıkartır. Kendinizi beyaz Amerikalı erkeklerin tabloları hakkında gereğinden fazla yazarken bulursunuz. Sevmediğiniz işleri ve tarihsel bağlamda önemsiz bulduğunuz sanatçıları onaylar görünürsünüz, çünkü işin finansal tarafından bahseden haberler sizin asıl anlatmak istediğiniz öyküyü şekillendirir.


Fiyatlarını arttırmak istedikleri sanatçıların reklamını yapmaları için manipülatörlere fırsat verir. Entrikacı tüccar ve spekülatör koleksiyoner topluluğu, siz bu rekor fiyatlar hakkında haber hazırlarken bunların aslında ne gibi dolaplarla gerçekleştiğini ifşa edemeyeceğiniz gerçeğine güvenirler. Örneğin, Urs Fischer’in en kötü işleri (koleksiyoner Peter Brant’ı tasvir eden mumdan heykel) 1.3 milyon dolar ederken Sherrie Levine’in Fountain (After Marcel Duchamp) (1991) adındaki bronz pisuarı 1 milyon doları bile göremediğinde rahatsız oluyorum.


Hiçbir zaman bir düzene oturacakmış gibi görünmez. Bir hilebazı ifşa edecek yeterli bilgiyi toplasanız bile, otoriteler bir türlü aralarında anlaşıp soruşturma açamazlar. Anti-tröst şubesinden birkaç avukat sizi tanık olarak çağırır, sonra işin aslında dolandırıcılık şubesini ilgilendiriyor olabileceğine karar verilir. Ama kimse işin peşine düşmez.


En ilginç hikâyeler hep iftiradır. Sanat piyasasındaki herkes bilir ki vergi kaçırma olağan bir olaydır, karapara aklama ise bazı yerlerde olan bitenin ardındaki asıl itici güçtür. Ancak yayıncınızın avukatları gayet haklı olarak bu yasadışılıkların tüm izlerini silerler.


Oligarşiler ve diktatörler havalı değildir. Zengin insanlarla bir derdim yok. Ancak sanat piyasasında en çok para harcayanlar arasında bu paraları korkunç insan hakları sicillerine sahip ülkelerde kazananlar var. Ama astronomik fiyatların bir alt tabaklara yaraması gibi olumlu bir sonuç da var. 20 milyon dolara bir Gerhard Richter satıldığında paranın bir kısmı daha genç sanatçıların işlerine yatırılır.


Sanat piyasası ile ilgili yazmak kendini tekrar eden bir iştir. Bir müzayededeki akşam satışının ortamı aşağı yukarı tahmin edilebilir. Açık arttırmalarda 1’den 6’ya kadar olan lotlar genç ve seksi işlere ayrılmıştır. 13. lot umulmadık fiyatlara ulaşır. 48’den 55’e kadar olan lotlarda piyasanın yaşlıları için tozlu işler satılır. Rakamlar değişir ama hikâye hep aynıdır.


İnsanlar size aptalca hazırlanmış basın bültenleri gönderir. Bir müzayedenin basın bülten-lerini okumak kadar sinir bozucu pek az şey vardır. Güvenilir hiçbir piyasa istatistiği sunmadıkları gibi tüccarların; “Ne büyük bir başarıydı”, “Galeri için yeni bir rekorlar yılı” ve benim favorim olan, “Anlamlı satışlar yaptık” gibi yavan laflarıyla uzar gider.


Paranın sanatla ilgili en önemli şey olduğu gibi bir izlenim yaratır. Paranın sesi diğerlerini kolaylıkla bastırır. Halkın paraya ilgisi sanat haberlerini gazetelerin sanat sayfalarından ana sayfaya taşıdı… Ama belki bu haberleri arka sayfalara alarak sanata daha iyi hizmet edebiliriz.
Sanat piyasasının nüfuzunu daha da arttırır. Sanat piyasası güçlü bir medya organı haline geldi. Piyasanın müze programlarını ve eleştirilerin nasıl yazılacağını belirler hale gelme nedenlerinden birisi de müzayede ve fuarların artık neyin haber olup olmayacağını biçimlendirmesi.


Maaşlar çok kötüdür. Şayet sanat piyasasını onun hakkında yazacak kadar iyi tanıyorsanız ve bir miktarda bilgi ve haber kaynağına sahipseniz aslında ortalıktaki sanat danışmanlarının çoğundan daha çok şey biliyorsunuzdur.

Kültür ortamında değil kültür endüstrisindeymişim hissi var

AHU ANTMEN (Radikal'in sanat eleştirmeni, Marmara Üniversitesi GSF öğretim üyesi): Sarah Thornton’un bildirisini okudum, kendisine tümüyle katılıyorum. Dediğim gibi yazın bu konuda bir bildiri de sundum AICA’nın Zürih’teki toplantısında. Hatta geçenlerde Rotterdam’da da Witte de With’de düzenlenen ‘I Am for an Art Criticism’ başlıklı sempozyuma katıldığımda da aynı konuları dile getirdim.
Son yıllarda sanat eleştirisinin işlevi (veyahut bir başka açıdan işlevsizliği) etrafında yoğun bir tartışma var; sanat işletmeciliğinde ve sanat piyasasında yaşanan dinamizm, eleştirmenin rolünü dönüştürdü açıkçası. Özellikle günlük gazetelerde ve renkli sanat dergilerinde muhabir ya da eleştirmen ihtiyacı giderek artarken, bu ihtiyacın bir tür tanıtıcı metin yazarlığına dönük olduğu, aslında eleştirel yargıyı dışladığı giderek belirginleşmeye başladı. Kendi gazetecilik ve eleştirmenlik deneyimimden söz edecek olursam, 1990’lı yıllarda yazmaya başladığımda kendimi bir kültür ortamı içinde hissederken son yıllarda belli bir ekonomik sistem içinde kendi iradem dışında araçsallaştırıldığımı ve daha çok bir kültür endüstrisi içinde bulunduğum hissine sıklıkla kapıldığımı söylemem mümkün.
akın döneme kadar izlediğimiz ortamda sanatçıların dünyası ön plandaydı, satış aracılığıyla kanon oluşturmaya, sanat tarihi yazmaya ve yazdırmaya soyunan galericiler, koleksiyoncular, müzayedeciler değil. Günümüzün neo-liberal piyasa ekonomisi içinde sansasyon ve promosyon odaklı bir halkla ilişkiler faaliyeti izlemekte olduğumuzu düşünüyorum, bir kültürel iklim değil. Bu gazetede bile 2010 yılında sanat fuarından hemen önce ucuz sansasyon peşindeki bir sanatçının resmi manşete çıkarılarak, ‘fuardan sonra fiyatı beş milyon olacak’ şeklinde haber yapılmadı mı? Benim için kırılma noktalarından biridir o manşet. Kısacası Türkiye sanat ortamı da tipik ekonomik aktörleri ve eğilimleriyle dünyadaki seyri yansıtıyor; ve aslında pek çok sanatçı ve eleştirmen de tabii ki yeni olanaklar getiren bu ekonomik hareketlilikten memnuniyet duyuyor. Bazılarında ise bu piyasa emperyalizmi fena halde hazımsızlık yapıyor, ben onlardan biriyim. Yazmak istediğimde piyasanın bileşenlerinden biri olarak bir halkla ilişkiler rolüne indirgendiğim hissine kapılıyorum ve geçmişte hissettiğim bağımsızlığı hissetmiyorum. (Sevgili editörüm Erkan Aktuğ’un yazmam konusundaki tüm telkinlerine rağmen belki de bu yüzden tembelleşmiş olabilir miyim acaba?)

 

Eleştirmenlik bu ülkeye uğramadı


AYŞEGÜL SÖNMEZ (Milliyet yazarı, www.sanatatak.com kurucusu): Sadace Sarah T. değil aynı zamanda Dave Hickey’in de geçtiğimiz günlerde yaptığı çıklamaları hatırlayalım... Amerikalı sanat eleştirmeni Dave Hickey eleştiri yazmaktan tiksindiği için “emekliye ayrıldığı”nı bildirdi. Saraylı sınıf olduk, dedi. Yaptığımız bir grup son derece zengin insana entelektüel şef garsonluktan başka bir şey değil dedi. Daha ne desin? Ben çok koleksiyoner tanıyorum bana “senin beğendiğin yazdığın sanatçılar zor satılıyor... Bu işi bize bırak” diyen... Yazılarımla ilgili “Yine bu hafta kime çaktın” diye sorabilen...
Eleştiri zaten bu ülkeye uğrayamadı. Hep kişisel algılandı... Şimdi de ne güzel iş yapıyoruz yazılarla işimizi bozuyor durumuna gelindi. Eleştiriye alışmadan onu normalleştirmeden bizim kişiliğimize yapılan bir saldırı ya da intikam olduğunu düşünmeden eleştiriden vazgeçiliyor sanırım. Zaten eleştirmenden çok küratör ve sanata sektör diyen operatörün yer aldığı sahnemizde bu teslimiyet için şartlar çoktan hazır hale getirildi. Ama tam da böyle bir dönemde, çağdaş sanatın fena halde ticarileştiği, sergilerin “en pahalı sergi” olduğu için sanat tarihinde bir dönüm noktası olacağını ekonomi sayfalarından okuduğumuz böyle bir dönemde, ben mücadeleden, yani yazıdan salt yazıdan, fikirden yanayım. Hep de öyle olacağım...

Olağan ama gecikmeli bir karar

EVRİM ALTUĞ (AiCA Türkiye Üyesi, Art Unlimited Yazı İşleri Müdürü): İçeriği ne kadar radikal olursa olsun, en az son iki yüzyıldır sanat eserinin liberal kapitalist sistem tarafından anında kısırlaştırılıp metalaştırılması, o eser hakkında ifade edilen düşünceleri de iktidarsızlaştırıyor ki durum bugün de değişmiş değil. Öyle ki, özellikle günlük basın ve periyodik sanat basınındaki kimi düşüncelerin sahipleri, halkla ilişkiler ve basın adına, halkın güya iyiliği için rıza imal eden (!) kurumların pazarlama nesnesine dönüştürülebiliyor. Hatta bu kalemler, ilan baskısı ve tepeden inmeci psikolojik şantajlar için dahi kullanılıyor. Bu da halen devam ediyor. Bayan Thornton'un bu yazısı bizi ne bakımdan bağlıyor olabilir? Anlamaya çalışalım: Türkiye'deki bir avuç eleştirmen, Thornton'un bu rötarlı farkındalığının bedelini, bu mesleğin dedikodu zehri ile itibarsızlaştırılma ve maddi bağlamda fikri emeğin ucuzlatılma kampanyasının mağdurları olarak, yıllardır ödüyor. Bundan en çok kaybeden sanatçılar ve yapıtları olurken, yine bundan en çok kazançlı çıkanlar, bu alanda kumarbazlık yapan kurum (holding, müzayede evleri, koleksiyoner ya da medya grubu) veya bireyler oluyor. Thornton'ın,"Sanat Piyasası" yerine, profesyonel sanat camiası ve yüzü yapıta dönük sanat izleyicisine dair bu etik kararını olağan, ancak epey gecikmiş bir karar olarak karşılıyorum. Bu koşullar altında yapıtların fiyat etiketleriyle değil, içerikleriyle değerleneceğinden hiç bir zaman kuşku duymadım, bundan sonra da duymayacağım.