Elif Şafak Gezi direnişini Guardian'a yazdı

Elif Şafak Gezi direnişini Guardian'a yazdı
Elif Şafak Gezi direnişini Guardian'a yazdı
Türk edebiyatının önemli isimi Elif Şafak, İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden The Guardian'a yazdığı makalede Türkiye'de yaşanan Gezi Parkı olaylarıyla ilgili görüşlerini dile getirdi. Yazının Türkçe tam metnini sunuyoruz
Haber: ELİF ŞAFAK / Arşivi

Her şey, nerdeyse 14 milyon insanın yaşadığı şehirdeki son parklardan birini kurtarmak için yapılan bir oturma eylemi olarak başladı. Hükûmet bir zamanlar o bölgede bulunan eski bir Osmanlı askeri kışlasını yeniden inşa etmek ve bunu da daha sonra bir şehir müzesine ya da alışveriş merkezine çevirmek konusunda çok kararlıydı. Bu çok hızlı alınmış bir karardı ve gerek medyada gerekse kamuoyunda yeterince tartışılmamıştı. Alışveriş merkezi yerine parkı tercih edecek bir sürü insan seslerinin politikacılar tarafından duyulmadığını düşündü. Bu insanlardan bir kısmı nihayet Gezi Parkı’nı işgal etti. Aynı zamanda #occupygezi isimli Twitter hesabı açıldı, buradan destek ve dayanışma çağrısı yapıldı. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri veren Koray Çalışkan’ın, Radikal gazetesinde yazdığı gibi, bu insanlar farklı ideolojilerden geliyorlardı ve hatta bir kısmı daha önce iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi ’ne oy vermişti.

Tansiyonun yükselmesinde üç yapısal problem etkili oldu. İlk olarak Türkiye sağlam ve donanımlı bir muhalefet partisinden yoksun. Bu önemli bir eksiklik, çünkü insanlar görüşlerini ve tepkilerini kanalize edebilecekleri alternatif bir kanal bulamıyorlar. Bunlar ifade edilemedikçe birikiyor ve nerede, ne zaman imkân bulursa patlamak üzere içten içe kaynıyor.

İkinci olarak ise, muhalefette olan Cumhuriyet Hak Partisi açıkça erirken, hükümet çok fazla güç ve otorite elde etti. Liyakat ve şeffaflık konusundaki eksiklikler insanların politik rejime olan güveninin azalmasına yol açtı. Alkol satışındaki kısıtlamalar ve Ankara metrosunda, yolcuların kamuya açık yerde öpüşmemeleri konusunda yapılan uyarılar gibi, son zamanlardaki bazı gelişmeler, hükümetin insanların yaşam tarzına müdahale ettiği ve toplumu yukarıdan aşağıya şekillendirmeye çalıştığı yönündeki korkuları tetikledi. Bir başka huzursuzluk sebebi ise, İstanbul’a inşa edilecek yeni köprünün ismi oldu. Hükümet bu köprüye Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim’in, namı diğer Acımasız Selim’in ismini vermeyi seçti. Selim, 16. yüzyılda Şii İran’a karşı yaptığı savaş sırasında Alevi azınlığı katletmekle bilinir. Bu seçim, zaten sistematik biçimde ayrımcılığa uğradığını düşünen Alevi azınlığın memnuniyetsizliğini derinleştirdi. Aynı zamanda daha tarafsız bir ismi tercih eden demokratlar ve liberaller arasında da hayal kırıklığı yarattı. Örneğin, Yahudi-Türk romancı Mario Levi, “Neden Rumi Köprüsü ya da Yunus Emre Köprüsü değil?” diye yazdı. Hem Yunus Emre hem de Rumi hümanist ve barışçıl dünya görüşleri ile bilinen saygın tarihi figürler ve mutasavvıflardır. Başkaları da bunun gibi başka öneriler yaptılar. Ancak köprünün ismi de, başka birçok şey gibi, üzerinde yeterince tartışılmadan seçilmişti ve bu da yönetenler ile yönetilenler arasındaki uçurumu derinleştirdi.

Geriye kalan yüzde 50 kendini küçümsenmiş hissediyor

Su anda Türkiye’de memnuniyetsizliklerini dile getiren insanlar arasındaki hâkim hava Erdoğan’ın artık öncelikle kendisine oy verenleri dikkate aldığı yönünde. Toplumun geri kalanı (%50) kendini yabancılaştırılmış, uzaklaştırılmış ve bazen de küçümsenmiş hissediyor. Türkiye politikası kutuplaşmış, çatışmalı ve inatla erkek egemen bir politika olmaya devam ediyor. Kadınların hem yerel hem de ulusal düzeyde çok az temsil edildiği de bir başka acı gerçek. Dahası, bundan herkes bahsetmese de biz duygusal bir halkız. Politika çoğu zaman rasyonel seçimlerden ziyade duygusal tepkilerle şekilleniyor.

Birkaç gazete dışında, ana akim medya protesto gösterilerini yayınlama konusunda şaşılacak derecede çekingen davrandı. En saygın haber kanallarından biri olan NTV, olayları vermediği için yuhalandı. Fakat ilginç bir şekilde kendisine karşı düzenlenen protesto gösterilerini ekrana yansıttı.

Basında düzgün ve adil bir yayın olmayınca, sosyal medya patladı. New York Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre sekiz saat içinde Gezi Parkı konusunda milyonlarca tweet paylaşılmış. Türkiye’deki internet kullanıcılarının sayısı 35 milyonu geçiyor; Facebook ve Twitter son derece popüler. Lakin sosyal medya yalan haberlere, asılsız söylentilere, nefret söylemine ve komplo teorilerine de açık. İnsanların ne politikacıya ne de medyaya güvendiği bir ülkede, bu durum tehlikeli olabilir. Ancak Twitter insanların fikirlerini, fotoğraflarını ve sansürsüz bilgiyi paylaştıkları ana platform olduğunu kanıtladı. Okuduğum mesajlardan biri söyle diyordu: “Allah Twitter’dan razı olsun!” Erdoğan ise Twitter’ı pazar günkü bir televizyon yayınında bir “bela” olarak tanımladı.

Bu olayları, bazı yorumcuların hızla yaptığı gibi “Türk Baharı” veya “Türk Yazı” olarak nitelemek doğru bir yaklaşım değil. Türkiye’nin Ortadoğu ülkeleri ile birçok ortak yönünün olduğu doğru. Ancak aynı zamanda burası farklı bir ülke. Sahip olduğu uzun modernite, çoğulculuk, laiklik ve demokrasi (her ne kadar sorunlu ve olgunlaşmamış olsa da) geleneği ile Türkiye’nin kendi içindeki iktidar aşırılıklarını dengeleyecek mekanizmaları var. Ancak bu başarılamazsa, gösterilerin radikal grupların eline geçmesi ve şiddete dönüşmesi tehlikesi var. Aynı endişe Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından da dile getirildi. Abdullah Gül, halkın politikacılara açık bir mesaj verdiğini ve politikacıların da bu iyi niyetli mesajı dikkate almaları gerektiğini söyleyerek yapıcı bir açıklamada bulundu.