'Elma'ların yongası...

'Elma'ların yongası...
'Elma'ların yongası...
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Bir tabloya çok yakından bakmanın, detaylarda kaybolmanın da ayrı bir güzelliği vardır ama o ünlü klişe, meseleyi aslında son derece doğru özetler: Büyük resmi görmek lazımdır ve bunun için, önünüzdeki tuvalle aranızda belli bir mesafe olması gerekir... Bugünden itibaren bizde de gösterime girecek olan ‘jOBS’, hayatına göz attığı Steve Jobs’u belki de daha iyi değerlendirmemiz ve gerçek yerine oturtmamız için sanki ölümünün ardından biraz daha beklememiz gerektiğine dair bir hissiyat bırakıyor insanda. Kim bilir, bu belki de filmin bende bıraktığı tortuyla ilgilidir ve herkes için geçerli değildir. Lakin ‘jOBS’un asıl handikabı yakın zaman önce izlediğimiz ve bir başka ‘post-modern dâhisi’ Mark Zuckerberg’in öyküsünü anlatan ‘ Sosyal Ağ’ın (The Social Network), daha derinlikli bir metne ve bakış açısına sahip olması galiba. Çünkü ‘Sosyal Ağ’ın perde gerisinde zamanımızın en yetenekli sinemacılarından biri olan David Fincher vardı. ‘jOBS’u ise çok da önemsenmeyen iki filmiyle tanınan Joshua Michael Stern çekmiş ve galiba 1961 doğumlu yönetmen, kariyerinin bu üçüncü adımında derin sulara dalma fikrinin üstesinden gelememiş gibi görünüyor.

M. Serdar Kuzuloğlu yazdı. "JOBS iyi ki bu günleri görmedi"


Bir ‘garaj’dan çıktım yola!..

Önce yargımızı belirtelim: ‘jOBS’ çok da heyecan vermeyen bir biyografik çalışma olmuş ve bu haliyle de tipik bir ‘televizyon filmi’ havasını aşamamış. Sonrasında ise kısaca konuya göz atalım: Yıl 2001, Steve Jobs kariyerindeki ‘başyapıt’lardan biri olan ‘iPod’u tanıtıyor. Akabinde hikâye 1974’e, Jobs’un öğrencilik yıllarına uzanıyor. LSD alıp bulutların üzerine çıktığı, sonrasında yakın arkadaşı Daniel Kottke’yle birlikte hayatında ‘Hindistan’a bir geçit’ açtığı yolculukları, Atari’de çalışırken sistemin kendi hayallerine yetmediği dönemleri görüyoruz. Nihayetinde bir başka elektronik dâhisi olan Stephen ‘The Woz’ Wozniak’la tanışıp arkadaşlıklarını ilerlettikleri ve baba Jobs’un “Buyurun, kullanın” diye hizmetlerine sunduğu ‘garaj’da ‘Apple’ın ilk adımlarının atıldığı döneme şahit oluyoruz. Parça parça büyüyen grup, eski Intel çalışanı mühendis Mark Markkula’nın da ekibe katılmasıyla kısa bir zaman içinde ülkenin en büyük elektronik devlerinden birine dönüşüyor. Ve büyümenin sorunlarını da hem Apple hem de Jobs yaşamaya başlıyor…
Yönetmen Stern, hikâyeyi kaleme alan Matt Whiteley’le birlikte ister istemez Steve Jobs’un hayatındaki kimi köşe taşlarını alırken 56 yıl sürmüş bir serüvenin bazı ara duraklarına da ya hiç uğramamış ya da es geçmiş. Bu tavırda elbette bir problem yok, nihayetinde 122 dakikaya ne sığdırırsanız kârdır. Ama bence ‘jOBS’un asıl problemi, yaptıklarıyla heyecan veren bir adamı heyecansız bir filmle perdeye taşıması olmuş galiba. Öte yandan yönetmeni ve senaristini aşan bir mesele daha var ki bunu aslında ‘The Social Network’te de görmüştük. Artık mucit filmlerini, özel öyküler olarak anlatmak kolay değil; çünkü zamane mucitleri bir kere eskilerine pek benzemiyor. Galileo, Gütenberg, Tesla, Pasteur, Edison, Einstein, Nobel, Mongolfier kardeşler, Volta, Graham Bell, Marconi, Röntgen, Lumiere kardeşler, fark etmez… Bir ‘Barbar Conan’ deyimiyle meseleye dikkat çekersek ‘İlkel çağların’ (!) üstün zekâları bambaşka hikâyelerin sahipleriydi. Buluşları, icatları insanlık tarihindeki ilk adımlar kadar önemliydi ve dertleri keşfettikleriyle muazzam paralar kazanmak değildi. Evet, patent almak önemliydi ama eserleriyle koskoca şirketler kurmadılar ya da CEO’larla, yönetim kurullarıyla cebelleşmek zorunda kalmadılar. Çoğu gerçekten de ‘insanlık adına’ yaptı ne yaptıysa… Steve Jobs ise sadece bir mucit olarak yoluna devam etmiyor, kendinden önce gelen aynı yolun yolcusu olan Intel, Commodore, IBM, Dell, Hewlett-Packard ya da Atari gibi dev tröstlerin yanında kendine yer açmaya çalışan Apple’ın dertleriyle de haşır neşir olmak zorunda kalıyor. Nitekim bir dergide gözüne ilişen Pepsi’nin CEO’su John Sculley’i, “Hayatının geri kalanını şekerli su satarak mı geçirmek istiyorsun yoksa dünyayı değiştirme fırsatına sahip olarak mı?” sorusu eşliğinde ‘Team’ine katarken, bir zaman sonra bu tercihinin bir anlamda kendi idam fermanı olduğunu fark ediyor. Apple’ın yönetim kurulu, “Steve sen biraz oyunun dışında kal, bençte bekle” derken, aslında ‘Yeni dünya düzeni’nde mucit kimliğinin bazen işe yaramadığını, çünkü aslolanın sistemin kendisine biçtiği rolü oynayıp oynamamak olduğunu fark ediyor.
Film, Steve Jobs üzerinden Apple’ın yaşadığı gelgitleri de anlatmak zorunda kalırken zaman zaman biyografik yolculuğunu terk edip ekonominin nasıl döndüğünü anlatan bir yapıya bürünüyor ve bence asıl buralarda hikâye nefes alıp vermekte zorlanıyor. Çünkü gerçekten de bir grup takım elbiseli ve çantalı adamın sürekli anlamsız konuşmalar (tabii ki sıradan seyirci için) yaptığı ve ‘Adam tutma’ konusunda, tarafların sürekli değiştiği kaygan bir zeminde, mucit olmuşsun ya da olmamışsın bir şey fark etmiyor. Ama filmin, yüzeysel olsa da başardığı bir şeyler var kuşkusuz: Mesela günün sonunda Steve Jobs’un belki çok önemli bir elektronik dâhisi olduğunu ama insanlık tartısında pek de sınıf geçecek biri olamadığını gayet güzel yansıtıyor. Palazlandıkça eski çevresine sırtını çeviren (ki yakın arkadaşı Kottke’nin yıllar sonra karşısına çıkıp, “Bana çok kısa da olsa zaman ayırır mısın?” dedikten sonra lüks bir restoranda birkaç metre ötesindeki eski dostuna ulaşamaması, filmin kilit sahnelerinden biriydi) ve giderek yalnızlaşmayı bilinçli bir şekilde seçen birine dönüşmesi, filmin bence hikâyeye dürüstçe yaklaştığı noktalardan biri olmuş. ‘jOBS’, ana karakteri için “Ne yazık ki böyle biriydi” demeyi başarıyor.

68’den nasibini almamak!

Öte yandan bence Steve Jobs’u doğru okumak adına da önemli bir ayrıntı var öyküde. Jobs, Bob Dylan hayranı, yol arkadaşı Wozniak ise ‘The Beatles’… Dylan’ın şarkılarını ben de çok severim ama özellikle hayatına giren kadınlara karşı küstah ve yıkıcı (Joan Baez), hatta öldürücü (Edie Sedgwick) tavırlarından dolayı da alttan alta bir kinim vardır. Bu açıdan tercihim kuşkusuz Wozniak gibi ‘The Beatles’tan yanadır. Jobs’un Dylan’ı sevmesi de sanki kendi kişiliğinin bazı falsolarıyla örtüşüyor gibi geldi bana. Öte yandan her türlü icadında işlevselliği estetikle birleştirmek konusunda ısrarlı olsa, her dem ‘Fark yarat’ gibi bir felsefenin takipçiliğini üstlense de, benim Jobs’un hayat hikâyesinde çözmekte zorlandığım bir yer var: Bir kere 68 hareketinin ardından esen rüzgârlarda bir gençlik yaşıyor. Giyimi kuşağı, saçı sakalı hafiften hippi havasında... Üstelik bir de Hindistan yolculuğu var; ki buralara malum nefsini temizlemek ve kendi iç sesini bulmak için gidersin. Amma velakin Jobs tüm bu güçlü arka seslerden beslenmemiş gibi duruyor. İnsan böylesi bir ortamda biraz paylaşımcı, az buçuk sosyalist ruhlu, benmerkezcilikten uzak, kapitalist odaklı hırslı bir bakış açısını törpülemiş olur. Lakin Jobs hiç bu deneyimleri yaşamamış, ‘Amerikan rüyası’na inanan tipik bir orta sınıf üyesi gibi davranıyor ve nihayetinde, bu rüyanın bir parçası olmayı da başarıyor.
Bir de Jobs’u canlandıran Asthon Kutcher’den bahsedelim. ‘Seyircinin gözü önünde büyüyen oyuncular’ kategorisinin günümüzdeki üyelerinden Kutcher, film boyunca bize Jobs’tan çok kendisini hissettiriyor. Seyirci ola-
rak karşımızdaki karakteri izlerken bilinçaltımız, perdedeki adamın bir tiplemeye dönüşemediğini, bildiğimiz
bir oyuncu olduğu zannından kurtulamadığımızı fark ediyoruz. Sanırım sadece Jobs’un yürüyüş stilinde Kutcher’den ayrılıyor karşımızdaki kişi.
Sonuç? Galiba bu film Jobs’un hayatı üzerine ‘görsel okuma’ya soyunanlar için ‘şimdilik’ iyi bir rehber olacak. Daha fazlası değil…