Emrah Serbes: Gezi'de barikatları görünce...

Emrah Serbes: Gezi'de barikatları görünce...
Emrah Serbes: Gezi'de barikatları görünce...
Son dönemin en parlak yazarlarından Emrah Serbes, Hürriyet'ten İpek Yezdani'nin sorularını yanıtladı...

Son romanınız ‘Deliduman’ üç ayda 85 bin sattı. Ancak kitapla ilgili hiç konuşmadınız. Nedir bu sessizliğin nedeni?

- Bugüne kadar o kadar çok konuştum ki, bir baktım konuştuklarımın sayfa sayısı yazdıklarımı geçmiş. O yüzden “Bu kitaptan sonra çıkıp konuşmayayım” dedim. Okurla kitap arasına kimsenin girmemesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii kitap eleştirmenlerinden bahsetmiyorum. Ama özellikle yazarın çıkıp konuşmasına gerek yok gibi geldi bana. Zaten yazmışsın, bir derdin var ki onu yazarak ifade etmişsin.

‘Deliduman’ı ne kadar sürede yazdınız, yazarken nasıl bir süreç yaşadınız?

-Yalnız yaşayan bir insanım. Bu kitabı yazarken Yalova’ya annemin yanına gittim, bir yıl boyunca kitabı orada yazdım. Örneğin o süreçte hiç içki içmedim. Çünkü bir şey yazmaya çalışıyordum, ona gerçekten tutkuyla bağlanmışım. Dedim ki bugüne kadar hayatını yeterince mahvettin, şimdi yine inandığın bir kitap var, onu yazacaksın. “Bir roman yazayım bari” diye kitap yazamam. Lüzum görünce yazarım.

‘Deliduman’da Gezi olaylarına çok farklı bir açıdan bakıyorsunuz. Gezi’yi yazmaya nasıl karar verdiniz?

-Gezi’den 15 gün önce çok kötümser bir ruh haline bürünmüştüm. 1 Mayıs’ta çok sert bir polis müdahalesi oldu, sonra polis Beşiktaş –Gençlerbirliği maçına da gazla müdahale etti, Emek Sineması eylemleri vs. derken moralimiz iyice bozuldu. Ben biraz kafamı dağıtayım, dağda bayırda gezeyim diye İğneada’ya gittim. Tam 31 Mayıs’ta İstanbul ’a geldim. Beşiktaş’ta evde otururken bir baktım evin üstünde polis helikopterleri uçuyor. O sırada bir arkadaşım aradı, “Biz Kabataş’ta çay bahçesinde otururken polis gaz attı, motorla karşıya geçiyoruz” dedi. “Nasıl ya?” dedim. Evden çıktım, sonra hadiselerin içinde buldum kendimi. Sokağa ilk çıktığım andan itibaren caddelerde o barikatları görünce kendi kendime dedim ki “Oğlum sen bunu yazmak zorundasın.” Bir de o günlerde herkes bir şey yapıyordu, müzisyen beste yapıyor, ressam bir şey çiziyor; ben yazarım, bunu yazmak zorundayım hissi oldu bende. 



Peki İstanbul dışında küçük bir şehirde yaşayan ve Gezi’ye lanet okuyan 17 yaşında bir gencin gözünden anlatma nedeniniz ne?

-Aslında yaptığım şey sadece şu: Tanıklık. Yani tespit tutanağı yazmaktan faklı değil. Gezi Parkı dağıtıldıktan ve insanlar geri çekildikten sonra ilk yaptığım Gezi Parkı’ndayken aldığım notlara göz gezdirip “Şimdi ne yazabilirim?” diye düşünmek oldu. Bu işin nüvesi 17-18 yaşında çocuklardı, ana karakter olarak bu yaşta bir çocuğu seçeyim dedim.

Gezi’den sonra toplumun yaşadığı süreci nasıl okuyorsunuz, şu andaki ruh haliniz nasıl?

-Ben hiçbir zaman politik olarak kimseye “Şöyle yapın, böyle yapın” demedim. Bu, benim alanım değil. Bu, siyasetçilerin işi. Benim işim tanıklık. Sadece sorulduğunda içimden geçeni söyledim. O süreçte kimi zaman sert konuştuğum da oldu ama biraz da insan psikolojisi tabii, polis sürekli gaz atıyor, su sıkıyor; bu, sinir bozucu bir şey, etkileniyorsun. Gezi direnişi gibi olaylar ülkelerin tarihinde kolay gerçekleşmez, çok nadir olurlar. Bu tarz süreçlerin şöyle bir tehlikesi vardır: Eğer başlangıç olamazlarsa bir son olma tehlikesi içine de girebilir. Gezi, şu an ikisinin arasında bir noktada. Gezi sürecinin toplumsal muhalefeti kuvvetlendirmesi bekleniyordu ama aradan geçen 1-1,5 yıla bakınca şunu görüyorsun: Kimsenin birbirine toleransı kalmadı, toplumsal muhalefetin farklı kolları bile şu anda birbirine düşmüş durumda.

Koyu Beşiktaşlısınız. Birkaç hafta önce Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı’nın tribün liderleri hakkında darbe girişimi suçlamasıyla dava açıldı. Nasıl değerlendiriyorsunuz? 

-Öncelikle savcılığı kınıyorum, Çarşı davasında sekiz klasör dosya var, toplam 4 bin küsur sayfa. Benim ismin sadece iki sayfada geçiyor. O iki sayfada da Cem Abi’yle (Yakışkan) telefon konuşmamızı almışlar, çok da komik: “Alo abi?” “Hee?” “Ne yapalım, nasıl yapalım?”, “Bilmiyorum ki, ne yapalım?” Böyle gidiyor konuşma. Öte yandan suçlamalar da inanılmaz: “Bir şahıstan 24 bin lira aldılar, darbe yapacaklardı” diyorlar. Ya 24 bin liraya darbe yapılabiliyorsa eğer, bankalar o zaman darbe kredisi versin vatandaşa, böyle saçma sapan bir şey olur mu? (Gülüyor). Baştan sona sakatlık var. Tabii bunun arkasında aslında “Bütün toplumsal muhalefeti bitirelim” mantığı var. İyi de Çarşı’dan ne istiyorsun? Ben Gezi olayları sırasında Cem Abi’nin yanındaydım. Başbakanlık Ofisi’nin önündeki arbede sırasında kalabalıktan bira şişesi atanlar oldu, bizim yaptığımız onlara “Dur” demekti. Gezi deyince “Kamu malına zarar verildi” denmesin diye en dandik bankaların önünden geçerken bile “Sakın kırmayın” dedik.

Emrah Serbes röportajının tamamını buradan okuyabilirsiniz