'En azından başı açık'

'En azından başı açık'
'En azından başı açık'

Suna Selen, ?Anneannem ölmeseymiş ben de doğmayacakmışım? diyor, ?Annem 33 yaşına kadar evlenmemiş çünkü, o zamanda normal değil ki bu. Annesine hayrandı annem; ona göre annesi dünyanın en güzel, en zeki, en çalışkan kadınıydı.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Tiyatro ve sinema oyuncusu Suna Selen, Fatma Aliye'nin öz be öz torunu. Bol maceralı, başlı başına roman tadındaki aile ilişkilerini en iyi bilenlerden haliyle. Selen, evden kaçıp rahibe olan teyzesini, onu bulabilmek uğruna göz kırpmadan satılan 26 evi ve annesini o ölmeden evlenmekten alıkoyan dirayetli anneannesini en samimi ifadelerle anlattı. Modernlik tartışmasına da 'Halk Partili' gözlüğünden baktı: Banknotta neyse ki başını art nouveau üslubuyla örttüğü fotoğrafı kullanılmamıştı!
Haber: MERVE EROL / Arşivi

Anneanneniz Fatma Aliye’nin resmi 50 TL’lik banknotların üzerine basılacak. Siz hiç gördünüz mü kendisini?
Göremedim, ben 1939’da doğmuşum, o 1936’da ölmüş. Pek tanınmıyordu anneannem, eski harften yeni harfe geçiş, tekrar araştırma yapılamaması gibi sebeplerden. Devrimden kaynaklanan bir kopukluk var, ama devrim olmasaydı, bugünkü kadar da okur-yazar olmayacaktı. Tarihçilerin kanalıyla bazı değerlerimizi tekrar ilerideki kuşaklar öğrenebilir, bu da bana kalırsa bu tür bir adım, o yüzden çok mutluyum. Ama bu kopukluklardan sonra da bazı kesimler kendileri keşfedip bayrak yapmaya kalkışabilirler, bu da çok yanlış olur. Hiçbir şey bilmiyorsam, annemin anlattıklarını, ailemin yapısını biliyorum. Ayrıca internette bir şeyler okuyorum, yok efendim, büyükbabam kitap okumasını yasaklamış da... Halbuki gece üçte çalışırken kahvesini dedemin getirdiğini anlatırdı annem. Tabii Faik Paşa’nın Beyoğlu kumandanlığını geride bıraktığı zamanlar ama, değişmenin de bir ölçüsü vardır. Başlarda tabii kendisiyle ilgilenmesini istemiştir herhalde. Düşünsenize, 17 yaşında bir kız, sadece okuyor, ‘Okumayacaksın, bana bak’ demiştir adam. Sonra, abisinin derslerine girermiş gizlice de, hiç okutulmamış. Bunlara aklım ermiyor benim. Hatta, çok hayret ettim, Wikipedia denen yerde Emine Semiyye’nin resminin altına Fatma Aliye yazmışlar. Hadi ben bilmiyorum, Taha Toros da mı bilmiyor? Kitabında var, resmini de basmış. Komşusuymuş adam, tanımaz mı?
Taha Toros’un ‘Mazideki Cennet’ kitabında Fatma Aliye’nin ve kız kardeşi Emine Semiyye’nin çocukluk fotoğrafları da var. O kıyafetlerle, o dekorda, o pozlarla fotoğrafları çekilen kız çocuklarının kitaplardan bilhassa uzak tutulmasını düşünmek zor aslında...
Yok, okutmuyorlarmış efendim, öyle diyorlar. İstanbul Üniversitesi, Ahmet Cevdet sempozyumu yapmıştı, kız kardeşim orada basılan bir kitabı getirmişti, orada yazıyor: Adviye Hanım, Ahmet Cevdet Paşa uzaktayken okuma-yazma öğrenmiş ve ona mektup yazmış. Aşk mektubu. ‘Mektubunuzu öptüm, kokladım, bana kendi ellerinizle yazı yazmışsınız’ diyor. Bununla bu kadar mutlu olan bir adam kızlarını okutmaz mı Allah aşkına? Ama yok, Arapça’yı, Farsça’yı filan, hepsini kapı aralığından öğrenmiş. Çünkü, ne sebeple bilmiyorum, Fatma Aliye’nin böyle olması gerekiyor bazıları için. Olsun, yine de iade-i itibardan memnunum. Her ne kadar o 50’likleri cebimde taşıyacak kadar imkânım olmasa dahi, en azından birini kullanmadan saklayabilirim. 

Fatma Aliye, tam da gelenekle modern arasında duruyor; kendinden önceki kadınlar gibi eve kapalı değil, ama kendinden sonrakiler gibi sosyal hareketlere de dahil değil. Bu ara noktadaki duruşunu herhalde el yordamıyla bulduğu, bazı şeyler için çaba harcadığı varsayılıyor, belki yazdıkları da bunu destekliyor...
Yazdıklarının keskin olduğunu sanmıyorum, keskin olan kişiliği. Hiçbir düşünce akımını da fazla suçlamayalım, ama eserlerine bakılarak onun hakkında bir karara varıldığını düşünüyorum. Yazdıkları, anladığım kadarıyla, bir nevi revizyona, Türk kadınının toplumdaki yerinin revize edilmesine yönelik şeyler. Devrimci olmaları, zaten eşyanın tabiatına aykırı. İstanbul Üniversitesi’nin bahsettiğim yayınında Chicago sergisi kapsamındaki roman yarışmasına katılmak için başvurduğu yazılıyor. Sonradan öğrendiğime göre, Gustav Klimt de orada altın madalya almış; önemli bir sergi. Fatma Aliye, Abdülhamit’ten gizli başvuruyor, kitabını yolluyor. Biraz da talihsiz Fatma Aliye Hanım, Chicago depreminden ve yangınından sonra arkada pek bir belge de kalmamış. Ama bendeki bir fotoğrafta orada ödül aldığı da yazıyor. Annem evde altın madalya olduğunu söylüyordu, ama sadece o yarışmaya katıldığı yazılıyor bugünlerde. 

Hiç Fatma Aliye kitabı okudunuz mu?
Okuyamadım. Çok istedim Osmanlıca öğrenmeyi, ama gençlikte olacak iş o. Gerçek anlamda Türkçeleştirilmiş bir baskı da olmadı. 

Yazmayı niye bırakmış bir süre sonra, bilginiz var mı?
Zannediyorum hayatında birtakım sorunlar vardı. Böyle şeyler pek konuşulmazdı evde, ama teyzem Dame de Sion’da okurken İzmir’e hocalık yapmaya gidiyorum demiş ve yok olmuş. Sonra anlaşılmış ki, din değiştirmiş, Katolik olmuş. 25 sene haber alamadık, sonra Tunus’tan çıktı. Başrahibe olunca ailesine mektup yazmasına izin vermişler, böyle söylenirdi ben çocukken. Gördüm de teyzemi, bayağı rahibeydi. Sonra annem “Teyzen sana burs sağladı, Dame de Sion’da okuyacaksın” dedi, “Atatürk Kız Lisesi’nden memnunum, zaten alıştım” dedim. Aileye bir hediyeyle yaklaşmak istemiş teyzem herhalde. Ama işe yaradı o burs, kardeşim okudu büyüyünce, şimdi Marmara Üniversitesi’nde hoca.

Fatma Aliye Hanım kızının bu kayboluşu üzerine mi bırakmış yazmayı?
Annem, “26 tane ev sattı annem” derdi. Bunları teker teker satıp, Ritz Oteli’nde oturup, dedektifler tutup aramış durmuş kızını. En sonunda Kallavi Sokağı’nda uyduruk bir han, bir de Tarlabaşı’nda bizim oturduğumuz, basamakları içine göçen bir ev kalmıştı. Satılabilecek ne varsa satmış yani. “O kadar tuhaf, sinirli olmuştu ki” derdi annem, “Kapı tokmağının ardına mikrop kovdurucu şeyler astırırdı.” Benim anladığıma göre, psikolojisi bozulmuş kız gidince. Yanılmıyorsam, kanserden ölmüş sonra. En büyük kız da rahatsız çünkü, dengesini kaybetmiş, Büyükada’daki köşkten tepe üstü taşa çakılmış. Çeşitli söylentiler var, Bakırköy’de kalmış sonra. Bir kızı da öğretmeniyle kaçmış, maddi sıkıntıları olmuş. Yani bir tane annem varmış yanında. Anladığım kadarıyla, anneannem ölmeseymiş ben de doğmayacakmışım. 33 yaşına kadar evlenmemiş çünkü, o zamanda normal değil ki bu. Annesine hayrandı annem; ona göre annesi dünyanın en güzel, en zeki, en çalışkan kadınıydı. O kadar abartırdı ki onu, ama çok da samimiydi. 

‘Bugünkü iktidarın da kolay kabul edeceği biri değil’
Paraların üzerine resimleri konacak bazı kişilerin siyasi iktidara yaranılmak üzere seçildiği, özellikle Fatma Aliye tercihinde bunun etkili olduğu söyleniyor. Mesela Cumhuriyet’in ilanından, kıyafet kanunundan sonra başını örter miymiş Fatma Aliye Hanım?
Yok canım, Cumhuriyet’in devrimlerini benimsediğini çok iyi biliyorum, bunun ispatı da benim annem. İki çocuğunu yanına alıp Sultanahmet mitingine gitmiş anneannem. Halide Edip orada Amerikan mandasını savunurken, bizimkiler bağımsız, aradaki fark orada. Tabii padişahı atmayı filan düşünmüyorlar, ama bunu kim düşünüyor ki o zaman? Bugün hiçbir iktidar Halide Edip’e karşı olmaz, ama bugünkü iktidarın da kolay kabul edeceği biri değil ki Fatma Aliye Hanım. Sadece ilk olması dolayısıyla anneannem seçilmiş. Ben de çok uzun yıllardır Halk Parti’liyim, ama doğru düzgün bir programları yok ortada. Şimdi Fatma Aliye’ye takmışlar, neden Halide Edip değil diyorlar. Ne yapayım yani şimdi? Başka bir şey daha söyleyeyim; bir gün bir tesettürlü hanım yakaladı beni, üniversitedenmiş, bazı şeyler istedi anneannem hakkında. Kız kardeşim bu tür şeylerden rahatsız oldu daha sonra, ama ben o kadar olmuyorum. Belki oyunculuğun getirdiği bir şey, ‘Sahneye çıktığımda karşımda tesettürlü biri oturuyorsa farklı bir oyun mu oynayacağım?’ diye düşünüyorum. Bir gün telefon etti bu tesettürlü hanım, “Benim elime birtakım bilgiler geçti, Kırım’dan bir gazeteci gelmiş de, diğer yazar hanımlar razı olmuşlar ama Fatma Aliye, ‘Ben erkeklere resmimi çektirmem’ demiş” dedi. Ama Allah aşkına, bu kitaptaki resimleri de hanımlar mı çekmiş? Böyle şeylere yapışmak istiyorlar, size, yakınınıza bir şey yüklemeye çalışıyorlar, bu da insanı deli ediyor. Sonra bastı kitabını, yolladı bana.

Fatma Barbarosoğlu’nun ‘Uzak Ülke’si o galiba. Okudunuz mu?
Hayır, duruyor evde. Sinirleneceğim okursam, benim sinirim de bana lazım. Biz belirli bir modernizmden geriye veyahut postmoderne gittik, ne olduğunu felsefeciler betimlesin, ben naçizane bir tiyatrocuyum. Ama o zamanlar belirli bir şeyden çok daha ileri gitme çabasında olan insanlar var, ki benim anneannem de onlardan biri. Kendi şartları içinde yaptığı şey o. Her objeyi zamanına ve çevresine göre değerlendirmek lazım, bugünün ölçülerine göre değerlendiremezsiniz. Ama bakın, parada resim çıkacak dedikleri zaman şöyle bir durdum, acaba nasıl bir resim çıkacak diye. Başını art nouveau üslubuyla örttüğü resimleri de var, o devirde Almanlar, Fransızlar da öyle bağlıyorlar, ama bugünden bakınca başka türlü anlaşılabilirdi. Ben paradaki resmi beğendim, başı açık en azından...