Erkek egemenliğinde yaşıyoruz maalesef!

Erkek egemenliğinde yaşıyoruz maalesef!
Erkek egemenliğinde yaşıyoruz maalesef!
Yeni dizisi 'Aramızda Kalsın' vesilesiyle Caner Cindoruk'la sohbete oturduk. Gündeme de değinen Cindoruk, "Ülkemiz kötü günler yaşıyor, kadının aklına ihtiyacımızın olduğu zamanlardayız" diyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

Olmasını istediği gibi yaşamaya çalışıyor hayatı. En çok vicdanlı oluşunu seviyor. Genel olarak çok sakin ama kendi deyişiyle yer yer coğrafyasının getirdiği anlık, sinirsel çıkışları var. Bu özelliğini 2-3 yıldır epey törpülemiş ama tamamen yok etmeye uğraşıyor. “Çünkü” diyor, “insan kırmak hiç tarzım değildir. Sevmek, insanların unuttuğu ve sadece kendini sevmeye doğru gittiği bir şey oldu ya günümüzde, sevmiyorum ben bunu. İnsan her şeyi sevmeli, yolda gördüğü kediyi, köpeği de, insanlara yardım etmeyi de... Aklınıza ne gelirse.”
Caner Cindoruk Adanalı. Adanalı, Mersinli, Urfalı diye bir ayrıma düşmemek gerektiği görüşünde ama ona göre bir insan nerede yaşarsa oranın coğrafi kalıntılarını üzerinde taşır.
Çocukluğu aile yaşantısından kaynaklı biraz zor geçmiş, “Varoşu, sokağı çok iyi bilirim” diyor. Adana, 1950’lerden beri feodal yapının hüküm sürdüğü, ‘alt’ ve ‘üst’ arasında uçurumun olduğu bir coğrafya olduğundan varoş kesimi çok iyi gözlemlediğini düşünüyor. “Orada söylemi olan insanların yetişme nedeni de budur” diyor, “Fakiri çok fakir, zengini çok zengin; aradaki uçurum hiç insani değil. Bu iki kesim arasındaki uçurumun giderilmesi gerektiğine inanan biri olarak hayatım boyunca hep bu sorunları anlatmayı amaç haline getirmek istiyorum.”
Son dizisi ‘Aramızda Kalsın’ı bahane ederek bir araya geldik bir akşamüstü Caner Cindoruk’la. Üç arkadaşıyla Adana’dan İstanbul ’a geldiği günden bu yana altı yıl geçmiş. Bu altı yılı, çok hızlı geçen ve her şeyin spontane geliştiği bir süreç olarak özetliyor. Önce ‘Yaprak Dökümü’nde izlemiştik onu, ardından ‘Hanımın Çiftliği’ ve ‘Firar’ geldi. ‘Pandaların Hikâyesi’ oyununun yanı sıra ‘Elveda Katya’ ve ‘Gergedan Mevsimi’ gibi filmlerde de rol aldı.
Oyunculuğa, 13-14 yaşlarında Adana Şehir Tiyatrosu’nun ‘mutfağında’ başladı. Sahne arkasında 3-4 yıl çok ciddi koşturdu; dekor yaptı, kostüm yaptı, efekt verdi, sahne süpürdü, çay getirip-götürdü ve nihayet 17 yaşında Şehir Tiyatrosu’nda ilk profesyonel oyununa çıktı. Aynı yıl Çukurova Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni kazandı. İnternette yazılanın aksine, konservatuvar mezunu değil. Böyle tercih etmiş. Nedenini kendisinden dinleyelim: “Konservatuvara hem maddi durumlardan ötürü hem de alaylı başladığım için öyle devam etmek istediğimden girmedim. O dönem konservatuvarlara da çok inanmıyordum ve konservatuvardayken dışarıda çalışmaya da izin verilmiyordu. Ama benim de çalışmam gerekiyordu. O yüzden İşletme Fakültesi’ni tercih ettim ama bunun nedeni biraz da tiyatro yapabilmek içindi. Şehir Tiyatroları’nın yanında üniversitenin tiyatro kolunda da ayrıyeten çalışmaya başladım.”
Üniversite tiyatro topluluklarının daha asi, daha deneysel, kurumların oynamayacağı metinleri oynayan, daha anarşist gözle bakabilen ve daha iddialı topluluklar olduğunu anlatıyor. Birlikte atölye çalışmaları yapmışlar, yeni oyunlar, yeni metinler derken son 3-4 yıl reji çalışmaları da yapmış. “Alaylılığımın yanına bir de oradaki amatör ruh eklenince tiyatro bende ilginç bir aşka dönüştü” diyor. Sonrasını biliyorsunuz, tası tarağı toplayıp doğru İstanbul’a…
Şimdilerde ‘Aramızda Kalsın’da, ablasına ve eniştesine küsünce onları terk edip 15 yıl İtalya’da yaşamış bir aşçı olarak izliyoruz Cindoruk’u. Civan, İtalya’da yıllardır çalıştığı restoranı satın almak üzereyken Türkiye ’ye geliyor ve İtalya’ya dönmemeye karar veriyor. Caner Cindoruk da aynı karakteri gibi bu kadar büyük bir karar alabileceğini söylüyor: “Evet, ailesine küsüp 15 yıl onlardan uzaklaşmış olabilir ama bu 15 yılın ardından hiç olmamış gibi, tek bir sözle onları affedebilecek biri, neticede Güney insanı. Bakıyor ki ailesi bir de zor durumda, onlara yardım etmesi gerektiğini düşünüyor. Aile de çok önemlidir bizim insanımız için. Caner olarak benim için de öyle. Vicdanlı yapısı nedeniyle, Yadigâr’a yardım etme, onun hayatını kolaylaştırma, ablasına-eniştesine yardım edip öyle gitme derdinde...”
Yadigâr, kocasının milyon kere aldattığı, çok genç bir kadın. İki küçük çocuğu var ve belli ki genç yaşta evliliğe itilmiş. Nihayetinde kendisine daha fazla saygısızlık edilmesine izin vermiyor ve kocasını terk ediyor. Hikâyenin sonrasını şimdilik bilemiyoruz ancak muhtemelen Civan’ın da desteğiyle Yadigâr’ın ayağa kalkmasını izleyeceğiz. Bu anlamda dizinin bir yandan da kadının özgürleşmesini ve dik duruşunu göstermesi açısından bir sorumluluğu var mı acaba?
“Tabii ki” diyor Caner Cindoruk, “ülkemizin hâlâ en büyük sıkıntılarından biri bu. Hele çocuğu olmuş bir kadına kimse sahip çıkmaz. Aman yuvan dağılmasın filan… Bu çağda bu algıyı artık kırmamız lazım. Erkek egemenliğiyle kurulmuş bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Ve bu algı bence dünyada da böyle. Dünya ve ülkemiz kötü günler yaşıyor, tam da kadının aklına ihtiyacımızın olduğu zamanlardayız. Ben kadının daha içlek olduğunu düşünüyorum çünkü. Daha manevi, yapıcı ve olgunlar.”
Hem dünyaya hem de içinde yaşadığı topluma dair en büyük meselelerinden biri bu Cindoruk’un. İnsanların ayrıştırılması da bir diğer büyük sıkıntısı. Aşırı milliyetçilikten de müthiş rahatsız. Aklını kurcalayan bir diğer konu ise ‘arka taraftaki’ insanların yaşama gayretleri. “Onlar kendilerine bir alan çizilip orada yaşamak zorunda bırakılan, iş derdi, yaşama derdi olan, suça teşvik edilenler” deyip ekliyor. “Onları kimse görmüyor” dediği bu insanların hayatını beyazperdeye aktaracak Cindoruk. Projenin senaryosu tamamlandı bile. Hikâye ise Cindoruk’un babası Zafer Doruk’un öykülerinden yola çıkılarak yazıldı. Şu anda kaynak bulma sürecindeler. Kendisi de oynamayı düşünüyor ancak asıl istediği filmin her aşamasında yer almak. Mesleğiyle ilgili en büyük hayali ise şu: “Yaşar (Kemal) Hoca’yla bir gün karşılaşmıştık, senden İnce Memed olur demişti bana. O gün bugün hayalim…”