Erkeklerin yaralarını göstermek istedim

Erkeklerin yaralarını göstermek istedim
Erkeklerin yaralarını göstermek istedim
Kavak Yelleri ve Güneşi Beklerken gibi dizilerin senaryo yazarı olarak bilinen Gökhan Horzum'un aklında daha en başından beri film yazmak ve yönetmek varmış. Horzum'la geçen hafta vizyona giren 'Arkadaşlar Arasında'yı konuştuk.
Haber: JANET BARIŞ / Arşivi

Filmin ilk adı Rakı Masası’ydı, nasıl oldu da Arkadaşlar Arasında oldu?
Rakı Masası adıyla ben Kültür Bakanlığı Destekleme Kurulu’na başvurdum, içeriden bir arkadaştan bu isimle başvurma diye haber geldi, ben de adını Arkadaşlar Arasında diye değiştirdim. Bir de Alkol Piyasası Denetleme Kurulu’nun son bir kararı var kamuya açık alanlarda alkol tüketimini özendirici afiş, reklam hiçbir şey olamaz diye. Aslında son tahlilde ismini değiştirmemizin sebebi o yasa oldu, bize bir uyarı gelmedi ama biz kendi kendimize bir otosansür yaptık.
Aslında senaryo yazarı olarak biliniyorsun ama bu filmi hem yazıp hem yönettin hem de yapımcılardan birisin, nasıl gelişti bu süreç?
Ben aslında Yavuz Turgul’un öğrencisi olarak başladım. Aldığım kurs, ders İkinci Bahar’dan itibaren o yöndeydi. Otuz yaşıma geldiğimde ilk filmimi çekeceğim diye başlamıştım bu işlere, bir sekiz sene kadar gecikmeli olsa da oldu. Bu işlere başlamadan, dizi yazmadan önce film yazıp yönetme isteğim vardı. İlk Her Şey Çok Güzel Olacak filminde reji asistanı olarak çalıştım, sonra da İkinci Bahar’da reji asistanlığı yaptım.
Bayağı mutfağındaydın işin…
Evet, İkinci Bahar ara verdiğinde Uğur Yücel’le çalıştım, yeniden başlayacağı zaman Uğur abi Muharrem Buhara’ya “Gökhan artık senaryo öğrenmek istiyor” dedi. İkinci Bahar benim için bir senaryo okulu oldu. Yavuz Turgul sahneyi anlatırken teorik bilgi de verirdi. Sonrasında Yavuz Abi’ye “Ben şimdi ne yapmalıyım” dedim. O da “Sete dön” dedi. Ben sete dönmeyip Muharrem Abi’yle ‘Yeter Anne’ diye bir projenin senaryosuna başladım, arkasından ‘Bir İstanbul Masalı’ geldi ve dizi maratonu başladı.
Film çekmek fikri de geri planda kaldı tabii böyle olunca…

Öyle oldu ama aklımda hep vardı bir noktada geri dönmek. Filmle ilgili malzeme elimdeydi, kafamda her şey hazırdı. Kavak Yelleri’nin ikinci senesinin yazında Midilli’ye gidip on gün kaldım ve senaryoyu yazdım. Yazdıktan sonra yapımcı arama süreci başladı. Herkes güzel senaryo ama kâr etmez dedi. Ben de Kültür Bakanlığı’na ilk film başvurusu yaptım, çıktı ve kendim yapımcısı olmaya karar verdim. Bir ara çekimler, montaj da bittiği halde proje durdu, sonra Sercan ilgilendi projeyle ve ona filmi seyrettirdikten sonra önümüz açıldı.
İlk filmler otobiyografik olur, seninki de öyle mi?
Benim için tam olarak otobiyografik bir film. Filmdeki karakterlerin kendine sorduğu gibi ‘otuz yaşıma geldim, nereye doğru gidiceğim, kim olacağım, buna kim karar verecek’ gibi sorularım oldu ve o sorulardan yola çıktım. 30’lu yaşlarında dört adam rakı masasına oturursa ne olur diye düşündüm. Filmin iki katmanı var. Bir bu sorular var, bir de rakı masası var. 99 yılında Bahariye’de bir öğrenci evinde geçirdiğimiz yılbaşını sekiz saat kameraya çekmiştik, daha sonra izlediğimde burada acayip malzeme var, bundan film olur dedim.
Sadece bir rakı masasına seyirciyi sıkıştırmak da zor bir iş zaten…
Çok temelde şundan yola çıktım. Hasan Bülent Kahraman 13-14 yıl önceki bir yazısında Avrupa’da görsel hafıza, bir alışkanlık olduğunu ama bizim sinemamızda Müslüman toplumların resmi yasaklamasıyla da ilgili olarak görselliğin zayıf kaldığını, daha sözel alışkanlıklarımız olduğunu yazmıştı. Bu doğru ama bir eksiklik olarak bakmamalı, biz hikâye anlatmayı seven bir toplumuz. Benim yapacağım sinemanın hikâyesini anlatabilmesini isterim. Nâzım Hikmet’in ‘boşlukta çürür kelam topraktan gelmediyse, kökünü salmadıysa’ diye bir lafı vardır, çok severim. Ben de hikâye ve anlatı üzerine kurulsun istedim.
Dört tane adam var ama hiçbirinin derinliğine inmiyoruz, hepsine eşit mesafedeyiz. Sanki bilerek yapmış gibisin, tek bir karakterde değil, her karakterde biraz Gökhan var. Aynen öyle. Hem ben hem de etrafta feyz aldığım insanlar bu dört karaktere yayıldı. Yakın bir arkadaşım, Salih seyrettikten sonra “Kendi hayatımı seyretmiş gibi oldum” dedi. Kendi etrafımdaki insanların hayat hikâyelerinden de esinlendim.
Adamların hepsi marazlı ve hepsinin bitmemiş bir hesabı var ama babayla hesaplaşma daha ön planda görünüyor.
Baba meselesini merkeze aldım. 30 yaş sendromunu ben değil etrafımdaki birçok arkadaşım yaşadı. Hepsinde de bir baba sorunu var, bu ortak bir duygu olarak gözlemlediğim bir şeydi. Erkekler daha geç büyüyor, otuzlu yaşlarından sonra herkes birşeyler bekliyor ve sen de dönüp senden önceki örneğe, babaya bakıyorsun ama baban gibi olmak istemiyorsun, o çatışmayı yaşıyorsun.
Daha çok erkek filmi gibi geldi bana, kadın neredeyse yok. Erkeklerin babaya, aşka, kadınlara bakışı ön planda bu filmde. Ben erkekleri mazlum olarak görüyorum. Çok da fazla anlatılmadı bu Türk sinemasında, genellikle erkekler yaralarını göstermezler, ağlamazlar, dik durmak, baba olmak zorundalar. Ben erkeklerin yaralarını göstermeye çalıştım. O rakı masasına oturduğun adamlar da yaranı gösterebileceğin adamlar.
Bir de onlar sarhoş oldukça hikâye de daha derinleşiyor. Tamamen bilinçli yaptığım bir şey bu, başlangıçta herkes rolleri ve maskeleriyle oturur o rakı masasına, eğlenceli olur. O roller yavaş yavaş alkol tükettikten sonra gider, filmin ön blokunda daha düz bir gidiş var, alkol aldıkça karakterler de daha çok çözülüyor.
Filmde Hacı Baba aslında eski solcu ve oğlunun adı da Deniz, gündeme dair göndermeler olarak mı algılayalım bunu?
Ben ideolojik anlamda politik bir film yapmaya çalışmadım ama bizde bir arada kalma meselesi var, Doğu-Batı arasında kalma, anne-baba arasında kalma, arafta kalma meselesi benim için önemli. Filmdeki Deniz’in hikâyesine yakın hikâyeler de duydum. Eski bir solcu olsa da daha sonra Müslüman olan tanıdıklarım var. Ben bunu yazarken bu kadar politik bir süreç değildi. Türkiye ’de gelişen süreçle daha politik bir hal aldı.
Uzun metraj film yazmakla dizi yazmak arasında nasıl bir fark var?
Dağlar kadar fark var. Daha önce BKM için yazmayı denedim ama bir yerine iki film çıktı. Dizi yazarken içine birçok şey koyman gerekiyor, onu filmde yapmaya kalkarsan bitmez o film. Bir film yazmak çok daha zor, malzemeyi silkelemen ve ne anlatmak istediğini çok net bir şekilde bilmen gerekiyor.