Ermenilerin gitmesi Diyarbakır'ın ruhunu almış

Ermenilerin gitmesi Diyarbakır'ın ruhunu almış
Ermenilerin gitmesi Diyarbakır'ın ruhunu almış
Hrant Dink Vakfı'nın sözlü tarih çalışması 'Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor Sessizliğin Sesi'nin ikincisi hazır. 'Sessizliğin Sesi II'de Ermeniler; Diyarbakır ve çevresinde yaşananları, yaşatılmayanları hatırlatıyor...
Haber: BERRİN KARAKAŞ / Arşivi

Hrant Dink Vakfı, ‘Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor Sessizliğin Sesi’ sözlü tarih çalışmasını Diyarbakırlı Ermenilerle devam ettiriyor. 8 Ocak’ta yayımlanacak ‘Sessizliğin Sesi’nin ikincisinde, yine bir mişli geçmiş zaman akıyor geleceğe doğru, ‘insani zamanı üretiyor’. En ‘sade’ haliyle; “Senin bir sülalen varmış, senin bir çevren varmış, malın mülkün varmış ama şimdi hiçbir şeyin yok…”
Vakfın Anadolu’nun çeşitli yerlerinde devam edeceği çalışmaya Diyarbakır’la başlamasının bir nedeni de 1915’te çanı cami minarelerinden yüksek diye toplarla yıkılmış, göçlerle birlikte zaman içinde yalnızlaşmış, Diyarbakır Belediyesi ve Ermeni kurumların işbirliğiyle seneler sonra kasım ayında ibadete açılmış Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin açılışındaki kalabalık.
Kuşkusuz anlattıkça, hatırladıkça ve paylaştıkça kutsal yapılar gibi kutsal insan da yeniden yapacak kendisini. Hannah Arendt’in de belirttiği gibi, “İnsan varoluşunun anlamı dünyayı değiştirme veya ona hükmetme gücü değildir yalnızca, anlatısal bir söylem sayesinde unutulmama ve anımsanma kabiliyetidir de, hatırlarda kalma, unutulmaz olma kabiliyetidir.”
‘Yapılanları gözleriyle görenler unutamaz’
‘Sessizliğin Sesi II’de Ermenistan’dan, Kanada’dan, Amerika’dan, İstanbul ’dan, Diyarbakır’dan Ermeniler, Diyarbakır ve çevresinde yaşananları, yaşatılmayanları hatırlatıyor. Kürtçe, Ermenice ninnileri, anca Amerika’da öğrenilebilmiş tarihlerini, kimliklerini ispat etme yolunda çektiklerini, camiyle kilise arasında kalmışlıklarını, çocuk oyunlarına kadar sızmış ‘Ermenilerin iğneli beşikleri’ korkularını, Ermeni olmaktan öte İstanbul gibi ‘modern’ kentlerde bir de Diyarbakırlı ‘köylü’ olmanın ötekiliğini…
Bir nesil, kanlı bir katliamın tanığı. Ölü annesinin memesinden üç gün boyunca süt emmiş bebeğin ölümünü görmüş, bebeği kucağında Dicle’nin sularına karışan anneleri… Fermanla gelen kafilelerin ölüm yolunu gözlemiş... Ve bir nesil, bu anılar eşliğinde “Kimse bilmesin kılıç artığı olduğumuzu” korkularıyla büyümüş.
Kitapta yer alan, diğerleri gibi ismini vermeyen, yüzünü göstermeyen, 1927’de Beyrut’ta doğmuş bir kadının sözleriyle; “Özür dilenirse affedilebilir, belki de unutulmaz. Yapılanları gözleriyle görenler hiç unutamaz. Sonraki kuşaksa gözyaşlarını unutamaz onların…”
Unutmasınlar da. Unutmasın, hatırlatsınlar ki iyice anlayalım neden haç çizilmiş kapılarına zamanında Ermenilerin, neden kapıları işaretleniyor günümüzde Alevilerin. Neden cenazeleri taşlanmış zamanında Ermenilerin, neden cenazeleri savaş alanı Kürtlerin…
Suriçi’nde iki kapıdan birinin hâlâ Ermeni olduğu çocukluk zamanlarını anlatırken 1960 Diyarbakır doğumlu bir tanık “Rumların gitmesi İstanbul’un, Ermenilerin gitmesi Diyarbakır’ın ruhunu almış” diyor. Sadece Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin tarihine bir bakmak bile ruhların nasıl çekip gittiğine dair takip edilmesi gereken önemli bir iz. Ki bir zamanlar ayin öncesi kuyruklar oluşurmuş kapısında Ortadoğu ’nun bu en büyük Ermeni kilisesinin.
‘Kürtlere, diyasporadan daha yakınız’
Sekiz erkek-sekiz kadın 16 kişiyle yapılmış görüşmelerin yer aldığı kitapta halen Diyarbakır’da yaşayanlar kendilerini Kürtlere daha yakın hissediyor. İstanbul ve diyasporada yaşayanlarsa daha bir mesafeliler. 1915 ve sonrasında yaşananlarda Kürtlerin rolüne dair vurgu yapmayı ihmal etmiyorlar.
Babası 1978’de faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş, göç ettikleri Bursa’da “Kürtsünüz” denerek ev verilmemiş, üniversiteyi bitirdikten sonra tekrar Diyarbakır’a taşınmış, uzun süredir Kürt hareketinin içinde bir kadının anlattıklarını dinlersek: “Geçmiş beni ilgilendirmiyor. Türklere tepkim var ama Kürtlere yok. Onlar hatalarını fark etti, özür dileyecek kadar olgunlaştılar. Türkler için algı değişikliği yok. Ermeniler onların gözünde hâlâ vatan haini... Ermenistan benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Hiçbir organik bağım yok orayla. Kürdistan daha çok şey hissettiriyor bana. Suriye nasılsa Ermenistan da öyle benim için.”
Bu anlatının tam tersi olan bir başka hikâye daha çıkıyor karşımıza kitapta. 1980’de ‘bir Kürt davasından’ tutuklanmış, Ermeni olduklarını babasının ölümüyle nüfus idaresinde Sarkis ismini görünce anlamış bir başka kadın şimdi nasıl affetmekte zorlandığını anlatıyor Kürtleri. Hak-Par’ın da (Hak ve Özgürlükler Partisi) kurucuları arasında olan bir diğeri, bütün yaşananlara rağmen Diyarbakır’ın farkını anlatmaya “Elazığ’da bu kadar rahat yaşayabilir miydim?” sorusunu sorarak devam ediyor: “ Türkiye ’deki durum, yaşananlar, ödenen bedel Kürtlere bir şeyi öğretti. ‘Bugün biz baskı altındayız, özgür değiliz ama maalesef geçmişte biz de Ermenilere böyle yapmışız’ noktasına gelindi Kürt meselesi ile meşgul çevrelerde. Kendimi Diyarbakır’da daha rahat hissediyorsam bundandır. Çingeneleri, Süryanileri, Türkleri, Kürtleri, Ermenileri, bu kadar halkı kendi içinde barındıran tek bir il var, o da Diyarbakır.”
Sohbet ilerledikçe, 90’larda Kürtlere karşı uygulanmaya başlayan koruculuk sistemi ile Ermenileri kafile kafile ölüme sürekleyen Hamidiye alayları modelinin ortaklıklarından aynı şekilde öldürülen Kürt-Ermeni aydınlarına bir kıyas yapıyor aynı kişi. Mehmet Uzun’un kitabından, iki subayın konuşmasını aktarıyor sonra: “Ermeniler’de ‘Zo’ vardır, Kürtlerde ‘Lo’. Subaylar konuşuyorlar; ‘lo’ları bitirdik, sıra ‘zo’larda.”
Aynı kişi Hrant Dink’e dair konuşurken çözümü de söylüyor sohbetin sonlarına doğru: “Bu meselenin çözümü sende. Çözüm diğer arkadaşımda. Çözüm Diyarbakır’da bir Kürt arkadaşta. Bu meseleyi bu işin aktörleri, bu işte yer alanlar çözecek. Eğer vicdan varsa…” Kitapta yer alan çözüme dair bir diğer temenniyle bitirirsek: “Umut sokaktan gelir. İki düşman yüz yüze, aynı şarkıyı söylediklerinde...”