Ermenilerin yitik geçmişi...

Ermenilerin yitik geçmişi...
Ermenilerin yitik geçmişi...
20. yüzyılın başında Sivas, Merzifon ve Samsun'da fotoğrafçılık yapan Dildilian ailesinin arşivinden fotoğraf ve belgelerle Depo'da açılan sergi, Anadolulu Ermenilerin hayatına ve şiddet dolu bir tarihe ışık tutuyor...
Haber: MÜGE AKGÜN / Arşivi

Tophane’deki sanat galerisi Depo’da açılan ‘Dildilian Kardeşlerin Objektifinden Bir Ermeni Ailesinin Yitik Geçmişine Tanıklıklar 1872- 1923’ başlıklı sergide yaşamlarını Anadolu’nun farklı kentlerinde fotoğrafçılık yaparak sürdüren Dildilian ailesinin öyküsü anlatılıyor. Aile, bir yandan Anadolu’da yaşanan trajik döneme objektifleriyle tanıklık ederken bir yandan da yaşananları tüm ayrıntılarıyla kaleme almış. Geçmişin karanlık sayfalarından biriyle ilk kez böylesine kapsamlı yüzleşmemizi sağlayan serginin açılış tarihi 25 Nisan 2013’ü de PKK ’nın silah bırakma kararıyla birlikte, Türkiye ’de önemli bir başka eşiğin aşıldığı günlerden biri olarak not etmemiz gerekiyor. Çünkü bu sergi bize yaşanan acıları paylaşmak ve anlamak imkânı veriyor. Bugüne dek çeşitli nedenlerle üç maymunu oynayan, empati kurmaktan kaçınan, hep ‘ama’ları olan bizlere gerçekliği tüm çıplağıyla gösteriyor. Tarihe tanıklık yapmamızı sağlıyor.
Bize tanıklık fırsatı verdikleri için hem Dildilian ailesine hem de bu sergiyi hazırlayan Armen T. Marsoobian, Kirkor Sahakoğlu, Anna Turay ve tüm Depo ekibine bence teşekkür borçluyuz... Serginin öyküsünü Marsoobian, Sahakoğlu ve Turay’la konuştuk...

Anna tüm metinler senin elinden geçti, neredeyse yeniden yazdın, bu sergiyi nasıl tanımlamak lazım?

 Anna Turay: Serginin ne olduğunu anlatmak için ne olmadığını anlatmak belki de daha doğru olur. Bu bir nostaljik fotoğraflar sergisi değil. Zarafet ve şıklık aramayın. Fotoğraflarda genellikle ayakkabılar çamurlu. Aile fotoğraflarının birinde çocuklardan birinin giydiği nakışlı yün çorabın ucu delik. Kadınların güzel olduğunu da kimse söyleyemez, kemerli Ermeni burunları, ciddi bakışlı siyah gözleri var. İfadeleri biraz hüzünlü, biraz utangaç. Şehir panoramaları da iç geçirtecek türden değil. Bu sergi plastik değil, estetik hiç değil, çok sahici. 100 yıl öncesinin Anadolu’sunu olanca çıplaklığıyla ve gerçekliğiyle ifade ediyor. O kadar dümdüz bir gerçeklik ki canınızı acıtabilir.
Tehcir önemli yer tutuyor…

 Evet ama tehcir ve katliam pornografisi yapmıyor. 150’ye yakın fotoğraf kullanıldı. Tehcir bu ailenin kırılma noktası. Koskoca bir halkın kırılma noktası. İki fotoğraf dışında tehcirle doğrudan ilintili fotoğraf yok sergide. Ama ister istemez her fotoğrafın ucundan başını çıkartıyor, bütün satırların arasına sinmiş durumda. İrkiltiyor, rahatsız ediyor, ötekilerden rol çalıyor.
Serginin neredeyse yarısı metinlerden, ailenin öyküsünden oluşuyor.

 Doğru. Bu haliyle de alışılagelenden bir hayli farklı, hatta sergi kavramını zorlar nitelikte… Armen’in sunduğu yazılı malzemelerde o denli çarpıcı anekdotlar, detaylar vardı ki bunları paylaşmadan olmazdı. Daha önemlisi, bu ailenin hikâyesi ne kadar kendine özgüyse bir o kadar da tipik. İmparatorluğun en çalkantılı döneminde bütün yaşananlara ışık tutuyor. Sergide en az fotoğraflar kadar aile üyelerinin kaleme aldığı hatıralardan derlenen metinler de önemli yer tutuyor. Bu metinler, o fotoğraflar çekilirken fonda nelerin olup bittiğini anlatıyor. Bu haliyle bir sergi olmaktan çok bir bellek kazısı…
Birkaç cümleyle özetlemek gerekirse serginin bize anlattığı gerçekler neler?

 Kunduracı Krikor’un 100 yıl önce, her Anadolulu erkek gibi pastırma ve beyazpeynirle her akşam demlendiğini ama bu arada her yıl evinde şarap yapıp etiketlediğini, bir şarap koleksiyonuna sahip olduğunu… Sivas’ta ilk tabela takan dükkânın ona ait olduğunu, pencerelerini sardunyalarla süslediğini… Terlikle gezen Osmanlı Valisi’ni ayakkabıyla tanıştırdığını... Prof. Manisacıyan’ın Amasya’nın bir kazasında, içinde 7 bin çeşit hayvan ve bitki örneği olan bir Doğa Tarihi Müzesi kurduğunu… 100 yıl önce Merzifon’da işitme engelliler için kurulan deneysel bir okulda Arşaluys Hanım’ın, ellerinde ayna tutan öğrencilerine konuşmayı öğrettiğini… Düğünlerinde hem keman hem de davul-zurna çalındığını… Anadolulu Ermenilerin yalnızca 1915’te değil daha önceki ve daha sonraki tarihlerde de kitlesel olarak katledildiğini… Ölümden kurtulmak için Müslüman olanların bunu nasıl yaptığını… 2 bin kişilik gemilere 5 bin kişinin nasıl yük hayvanları gibi bindirilerek yurtlarından sürgün edildiğini… Kıyımlardan kalan yetimlere neler olduğunu… Anadolu’da bir zamanlar kanlı canlı, bol çocuklu Ermenilerin olduğunu ve şimdi geride yıkık dökük manastır duvarları dışında hiçbir şey kalmadığını...
Sergide fotoğraflar dışında bir duvarda çizimler de var…

Aram Dildilian’ın karakalem çizimleri... Sivas’taki aile evinden hiç fotoğraf kalmadığı için hayalindeki görüntüleri tek tek kâğıtlara geçirmiş. Onca yıl sonra, bütün ayrıntılarıyla… Bir insanın doğup büyüdüğü topraklardan zorla kopartılması ölümden sonra başına gelebilecek en büyük felaket… Ölü sayıları üzerinden pazarlık yapmak gereksiz. Bu da başlı başına bir tür soykırım bence… Ahlaksızca, vicdansızca…
En çok etkilendiğin şey ne oldu?
Yetimler… Gözleri içimi acıtıyor. Berlin’deki Yahudi Müzesi’ni kısa süre önce ziyaret ettim. Küçük bir çocuktan kalan kirlenmiş oyuncak ayı beni gözyaşlarına boğmuştu. Dildilianlar’ın fotoğraflarındaki yetimleri ve kafilelerde ölüm yolculuğuna çıkan çocukları her düşündüğümde “Onların geceleri sarılıp uyuyacak bir oyuncak ayısı bile olmadı” diyorum. Oysa karınları bile doymuyordu, ayıcık derdine düşmek ne saçmalık…


Böyle bir serginin Türkiye’de açılacağı hayal bile edilemezdi

Armen T. Marsoobian: Ailenin fotoğraf işinin kurucusu Tsolag Dildilian’ın torunuyum. Dedem 1872’de Yozgat’ta doğmuş, Sivas’ta büyümüş ve fotoğraf kariyerine 1888’de başlamış. Ve ailesiyle Aralık 1922’de Türkiye’yi terk etmeye zorlanmış. Ailenin kökleri 1700’lerde Sivas’a dek uzanıyor. Dedemin babası ve kardeşi kunduracılık, marangozluk, nalbantlık, fotoğrafçılık gibi işler yaparlar. Annem Alice dahil ailenin altı üyesi fotoğrafçıydı. Annem Yunanistan’da 1948 yılına dek fotoğrafçılık yapmış. Dayım da Amerika’ya gittikten sonra 1970’lere dek fotoğrafçılık mesleğini sürdürmüş. Osmanlı Türkiye’sinde Sivas, Amasya, Adana, Merzifon, Samsun ve Konya’da farklı yıllarda fotoğraf stüdyoları varmış.
Günlükler ne zaman başlıyor? 1750’lerde başlıyor, Amerika’ya göç ettikleri döneme dek devam ediyor. Anıların büyük bölümü büyük amcam Aram Dildilian, büyük dedem Tsolag ve kız kardeşlerinin kızı Maritsa Medaskian’ın günlüklerinden oluşuyor. Aram Dildilian anıları 1923’te, Tsolag’ın anıları da 1920’lerde kesiliyor. Tsolag’ın oğlu Humayag’ın anılarını ise oğlu Ara 1968’de üç saat teybe kaydediyor. 1989’da da annemin anılarını 2.5 saat videoya çekmiştik.
Siz bir akademisyensiniz, ne zaman karar verdiniz belgeleri bir araya getirmeye?
Belgelerin büyük çoğunluğu 1990’larda bana kaldı. Ancak aktif biçimde çalışmaya 2008’de başlayabildim. 2009’da da belgeler hakkında ders vermeye başladım.
Nasıl bir çalışma yaptınız,? Aile anıları ve mektupları sayesinde fotoğrafların kimlere ait olduğunu buldum. Parisli kuzenim Haik Der Haroutiounian araştırmamda destek verdi. Anadolu Koleji’nin Amerikan misyonerlerinin raporlarını araştırdım.
Türkiye’ye ilk kez ne zaman geldiniz? Türkiye’ye ilk kez 2002’de Dünya Felsefe Kongresi sırasında geldim. Sonra 2009’da Hrant Dink Tarihi Araştırma Ödülü’nü almak üzere döndüm. 2011 ve 2012 yıllarında da Merzifon’da annemin doğduğu ve hâlâ var olan evi ziyaret ettim. Şimdiki sahipleri bana “Evine hoş geldin” dediler.
Aile büyükleri böyle bir serginin İstanbul ’da açılacağını hayal eder miydi?
Sanmam. Annemin ve babamın kuşağının büyük bölümü artık aramızda değil. Ve böyle bir serginin Türkiye’de açılmasının mümkün olacağını akıllarının ucundan bile geçirmezlerdi.

Dildilian ailesinin kaçıncı kuşağısınız?

 

‘Fotoğraflar vicdanı olan herkese ayna vazifesi görüyor’

Projeye nasıl dahil oldunuz? Kirkor Sahakoğlu: 1.5 yıl oluyor, bir gün Osman Kavala aradı, buluştuk. Armen’den, Dildilianlar’dan ve koleksiyondan bahsetti. Projeyi birlikte gerçekleştirmeyi teklif etti. Tabii ki kabul ettim. Armen’le tanıştık, işe koyulduk. İlk dönem daha yavaş ilerliyordu, son üç ay Anna’nın da dahil olmasıyla ciddi bir tempo kazandı.
Sergi iki kata yayılıyor, fotoğrafların ne kadarını kullanabildiniz? Ve nasıl bir sınıflama yaptınız? Armen’den (T. Marsoobian) 350’ye yakın fotoğraf geldi, yaklaşık 160 fotoğraf kullandık. Fotoğraflar manzaralar, portreler, genel yaşam gibi bölümlerden oluşuyor. Portrelerde veya manzaralarda bir fotoğraf sanatçısının dehasına hayranlık duyarken yetimler bölümünde boğazım düğümleniyor. O fotoğraflar aklı veya vicdanı olan herkese bir ayna vazifesi görüyor. Yüzleşme de kaçınılmaz oluyor ve “100 yıl önce bu facia yaşanmasaydı, bu topraklar kim bilir nasıl bir yer olurdu?” sorusu beyninize saplanıyor.
Seçim yaparken öncelikleriniz nelerdi?
İşin belki de en zor kısmı burasıydı. Armen doğal olarak bu fotoğrafların tamamını sergide görmek istiyordu. Bu imkânsızı anlatmak ve ikna etmek hiç de kolay olmadı. Ben bu kadar fotoğrafı kullanabileceğimi dahi tahmin etmiyordum. Şu anda neredeyse 350 fotoğrafın hepsini belleğime kaydettim. Bu fotoğraflara bakarken bir zaman tünelinde kameranın arkasına geçiyordum. Zaman içinde bu duygularla baktığınızda seçmek, ‘elemek’ gerçekten çok zorlaştı. Haksızlık etmekten daima ürktüm. Anna’nın muhteşem yorumu ile yazılan bu yeni yazı rehberlik etti bana. Tabii ki bu kriterlere teknik ve estetik kaygıları da ekledim. Bugün fotoğraf çektirmek veya çekmek geleneği olmayan bir toplumla yaşıyoruz biz. Bu sergide yer alan tüm fotoğrafların cam negatiflerden basıldığını, hiçbir rötuş yapılmadığını da hatırlatmak isterim.
Belgesel de yapıldı değil mi?
Sergide iki film var. Biri Armen’in annesi Alis Marsoobian ile gerçekleştirilen bir video kaydı, diğeri Ara Dildilian’ın bir ses kaydından yola çıkarak gerçekleştirilen bir film.