Esas dram sıradanlığın içinde

Esas dram sıradanlığın içinde
Esas dram sıradanlığın içinde
Tayfun Pirselimoğlu, 'Ben O Değilim' filmiyle İstanbul Film Festivali'nden en iyi film ve senaryo ödüllerini kazandı. Türkiye sinemasının bu nevi şahsına münhasır yönetmeniyle 'Ben O Değilim'i ve başkasının yerine geçmenin gizemini konuştuk.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

İstanbul Film Festivali size uğurlu geliyor? ‘Saç’ ile en iyi film ödülünü kazanmıştınız.
Sahiden İstanbul Film Festivali’nin uğuru gerçekten var. Ama benim de bir emeğim var festivalde. 33 yıl öncesinden itibaren biletli seyircisi olarak başladım ve hemen her aşamasında da bulundum, jürilikler yaptım. Ben de bir parçası olarak hissediyorum. Böyle bir yerden ödül alınca iyice keyifli oluyor.

‘Ben O Değilim’ bir önceki filminiz ‘Saç’ ile akraba gibi. Oradaki karakter de başkasının hayatını merak edip, onun yerine geçmek istiyordu. Katılır mısınız?
Dediğin şey doğru. ‘Saç’ta âşık olduğu bir kadının kocası olma isteği içerisinde, onun hayatına nüfuz etme çabası vardı. Hatta onu öldürerek onun yerine geçiyor denilebilir. Buradaki fark, öyle bir motifin olmaması. Nihat’ın bir başkasına dönüşme hali anlaşılabilir bir nedene bağlı değil. Nihat’ken Necip olmasının ona sağladığı bir fayda yok. Aralarındaki benzerlik ve benzememezlik, değişim motifinin birinde olması diğerinde olmaması üzerinden. İkincisinde nedensellik ilişkisi yok.

Karakter açısından ortada görünür bir neden yokmuş gibi görünüyor. Ama sizi böyle bir hikâye anlatmaya iten neden neydi? Başkasının hayatına girme fikri nasıl ortaya çıktı?
Biriyken bir başkası haline dönüşme motifini hikâyelerimde çok kullanıyorum. Bu ‘Malihulya’da da ‘Çöl Masalları’nda da vardı. Benim şahsi travmam. Tam nereden geldiğini açıkçası bilmiyorum. Fakat şunu çok merak ediyorum: Bir başkasının kaderini sahiplenme isteği, biriyken bir başkası olma durumu nasıl bir şeydir? Herkesin kendi içinde sakladığı başka bir beni oluğuna dair bir şüphem var. Sartre’ın bir lafı var ‘Ben kendim değilim ama olmak isterim” diye. Bir insanın kendisiyle ‘ben’i arasındaki ilişkide hangi ‘ben’ olacağına konusunda arayış içinde olduğuna dair bir fikrim var.

Bir de tekrar takıntınız var.
Evet. Kendi hayatımızdaki tekrarların, bir başkasının hayatına dönüşünce de tekrar ediyor olmasını çok ilginç buluyorum. Nietzsche bir yerde bir cinden bahsediyordu. Cin kulağına eğilip: “Bundan sonra her şeyi tekrar bir daha aynı şekilde yaşayacaksın, aynı nefesi alacaksın, başına gelen her şey tekrarlayacak. Şimdiye kadar ne yaşamışsan onu tekrar tekrar yaşayacaksın” diyor. Bu benim çok etkilendiğim bir ifade. Bu filmde bunu şöyle ironik bir hale getirdiğimi düşünüyorum: Karakter başkasının kimliğiyle tekrar tekrar yaşıyor.

Buradan başkalarının hayatının cazibesiyle alakalı bir film olduğu sonucuna varabilir miyiz? Birbirinin aynısı bütün hayatlar. Bütün karakterlerinizin alt sınıflara ait olması durumu var. Bu tekrarlar da sınıfsal bir duruma mı işaret ediyor?
Bunun tabii ki sınıfsal bir tezahürü de var. Benim anlattığım insanlar belli bir kesime aitler. Bunların hayatlarına dışarıdan bakıldığında çok da ilginç olmayacağına dair bir kabul var. Bu hayatların tekrarlarının dikkat çekici olmadığını, dramlarının büyük olmadığını düşünüyoruz. Esas dramın bu sıradanlık içinde olduğunu düşünüyorum. Ne kadar sıradan gözüküyorsa onun katmanlarını kaldırınca alttaki kaos ve karmaşa daha fazla görünüyor oluyor. O yüzden sınıfsal açıdan bakılacak olursa, bu insanların dramasının çok daha güçlü ve karmaşık olduğunu düşünüyorum.

Karakterlerde hiçbir değişim olmamasını neye yormalıyız?
Sonuçta bu hikâye hep aynı hikâye. Bu hikâyelerin aslında birbirinden farklı olmadığını anlatıyor.

Bu biraz kaderci bir yaklaşım değil mi?
Buna sen kader diyorsun ama ben öyle adlandırmıyorum. Bu bir tekerrür. O tekrarın içerisinde bir tekâmül olduğunu düşünüyorum. Belki bu filmde işin başladığı yere dönmesi açısında bakılacak olursak, bir şey değişmemiş gibi görünüyor ama benim hayatla olan tecrübem üzerinden söylüyorum: Nihat’ta sonuçta Necip olarak hayatına devam edecek. Yeni bir döngüye girecek.

Karakterler çok iradi davranmıyorlar. İnsan biraz da iradi bir varlık değil mi?
O anlamda haklısın. Sürüklenip giden adamlar bunlar. Kendi iradeleriyle yaptıkları şeyler az. Son kitabım ‘Kerr’in kahramanı gibi. Bir şeyler olup bitiyor. O olup bitenin arkasında ne olduğunu merak etmekten ziyade onu görmemeye çalışıyor. Hayat onu bir yerlere sürüklüyor. Ben bunun kendi içinde de bir tekâmülü olduğuna inanıyorum.

Kitaplardaki karakterler daha hareketliler filmlere göre…
Edebiyatla sinemanın farkı. Buradaki senaryo sadece Nihat’ın lineer hayatı üzerinde gidiyor. Diğerleriyle çok ilgilenmiyor. Bu yüzden zaman da farklı. Teknik olarak benim yaptığım sinemada daha hızlısı olmuyor.

Film zamanı ile gerçek zamanı birbirine yaklaştırmaya çalışıyorsunuz, neden?
Şundan dolayı: Bizim günlük hayatımızdaki zaman çok hızlıymış gibi görünüyor bize. Fakat bunun insani olmayan bir durum olduğunu düşünüyorum. Bunu yaşadığımız çağın bizi soktuğu cenderenin içinde bize dayattığı zaman algısı; onun çok hızlı olduğunu ve yaşamamız gerektiğini söylüyor. Bunu sinema ve televizyon iyice hat safhaya çıkartıyor. Ana akım sinemanın, televizyon filmlerinin kurgusunun belirli bir zaman içinde olduğunu, reel zamanının bu olduğuna dair yanılgıya kapılıyoruz. İnsani olan zaman bu değil. Ben bu zamanın hakiki zaman olduğunu düşünüyorum ve bunu göstermeye çalışıyorum.

Filmlerinizde absürt bir mizah da var. Ama sanki hikâyeler buna daha fazla olanak tanıyormuş da siz bunu kullanmıyormuşsunuz izlenimi uyanıyor.
Şöyle: Benim bütün filmlerinde kara bir mizahın olduğuna inanıyorum. Bütün bu filmlerin içerisinde en karanlık görünen ‘Pus’un içerisinde bile algısı açık olan izleyici için mizahi yerler var. Bunun için özel bir şey yapmıyorum hikâyenin akışı içerisinde böyle durumlar çıkıyor. Benim için kıymetli olan da bu. Ama biraz seyircinin dikkati gerekiyor.

Hem sizin sinemanızda hem de Türkiye sinemasının önemli filmleri açısında bir seyirci problemi söz konusu. Alt yapı sorunları bir yana, siz filmlerinizle seyirci arasındaki ilişkinin nasıl olmasını istiyorsunuz?
Tabii ki yaptığım işin mümkün olduğu kadar çok insan tarafından izlenmesi beni sevindirir. Fakat ben nasıl roman yazıyorsam, sinemayı da öyle yapıyorum. Bundan kastım şu, seyirci için yapmıyorum. Ama ne kadar çok insan seyrederse o kadar mutlu olurum. Seyirci meselesi bir problem ve bunun nasıl çözüleceğine dair hiçbir fikrim yok. Çünkü bu aslında sinemanın problemi değil. Bu yalnız bizim topluma ait bir şey de değil. Dünya ’da da böyle. Ama Türkiye’deki hat safhada. İçinde bulunduğumuz dönemin bir tezahürü olarak görüyorum. Bütün toplumsal problemin sinemadaki yüzüdür bu. Şunu da söyleyeyim. Özellikle İstanbul Film Festivali için söylüyorum. Bir enerji ortamı yaratıyor. Mesela bizim filmde bir izdiham ortamı vardı. Ama vizyona girdiğinde ne kadar kişi tarafından izleneceğini aşağı yukarı biliyorum. Çünkü festival seyircisi doyurulması gereken aç bir karınla geliyor ve onu tıka basa doldurmak için fesada uğrayacak bir vaziyetle filmleri tüketiyor. Bu da çok sağlıklı bir durum değil.