'Esas sıkıntım çoğunlukla...'

'Esas sıkıntım çoğunlukla...'
'Esas sıkıntım çoğunlukla...'
Şu ara 'Tatar Ramazan'da izlediğimiz Şebnem Hassanisoughi, dizideki Emek Sineması göndermesine istinaden "Kalitesiz mizah dergisi manşeti ya da ortaokulda ders kaynatma geyiği seviyesinde olaylar gerçekleşiyor Türkiye'de" diyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

En baştan söyleyelim, Şebnem Hassanisoughi’nin soyadı Hasanisogi diye okunuyor. “Hatay, Adana, Samsun, Samsun, Adana… gibi bir ezberim var” diyor, “İlk kez duyanların beni güldüren ifadeleri oluyor tabii. Bugüne kadar büyük bir özgüvenle benzetilen isimler arasında en yaratıcısı Hastaneoğlu’ydu galiba.”

Şebnem Hassanisoughi’nin babası İranlı, ancak o tarafın kültürüyle pek bir ilgisi yok; İran’a da sadece bir defa turist olarak gitmiş. Hayatımıza girişi ise ‘Firar’ dizisiyle... Sonrasında “Dizilere karşı önyargımı tamamen yıktı” dediği ‘Kayıp Şehir’de izledik onu… İlk filmi ‘Geriye Kalan’daki performansıyla İzmir Film Festivali’nden en iyi kadın oyuncu; 18. Sadri Alışık Tiyatro ve Sinema Oyuncu Ödülleri’nde ise Ayhan Işık Özel Ödülü almışlığı var. “İnsan, oynadığı bir şeyin unutulmadığını görmüş oluyor en azından ama ödül sistemi denen şeyi neresinden savunacağımı pek bilemiyorum” diyor, “çok da eleştirmek de istemiyorum ama bir tür oyun gibi geliyor. İnsana mutluluk veren ufak bir hediye gibi...” Şu ara atv’de yayımlanan ‘Tatar Ramazan’da rol alan Hassanisoughi’yle sohbetteyiz...

Kendinizi şu an kaç yaşında hissediyorsunuz? 

Çok değişken. Bazen 52 oluyorum, bazen dört yaşımda gibi hissediyorum. Yaş diye bir şeye çok inanmıyorum, niyeyse.

O zaman 30 yaş bunalımı filan da yok? 

Yok, yok. Hatta geçenlerde ilk kez ufak bir beyaz saç gördüm, şakağımda. Artık bir şeyler bilmiş, görmüş gibi hissettim kendimi ve şefkat duydum ona. Normalde bir kadın “Aman Yarabbi kırışıyorum, saçım beyazlıyor” diye bunalıma girer, ben aksine çok mutlu oldum.
Söyleşilerinizi okuduğumda hep kendinden emin bir kadın gördüm ve şunu düşündüm: Mesleki anlamda önünüz zaten hep açık gibiymiş...
Şu anda şu olsun ya da şu kesin olmalı diye sıkıştırmadım kendimi hiç. Zaten hep yapmak istediklerimi yaparak ve onlar için çalışarak devam ettim yoluma. Sen o açıklıkta olduğunda, onun için emek verdiğinde, çok da istiyorsan, o şey mutlaka oluyor. Evet, bazen de olmayabiliyor ama moralini bozmamayı, düşmemeyi, çirkin hırslara kapılmamayı becerebilmek lazım galiba. İstediklerimi yaparak yaşamaya ve ‘Şöyle yapmalısın’lara kulak asmaya kararlıydım; hâlâ da kararlıyım. Sonrasında ne olur, bu doğru bir kariyer planı mıdır, değil midir, hiç umrumda değil.
Tam şu an olduğunuz yerde keyfiniz yerinde mi?
Çok hem de… Sadece dışarısıyla ilgili ufak bir sıkıntı yaşıyorum. Keşke daha umutlu olduğum bir ortamda olsaydım diyorum.

Ne anlamda? 

Hem mesleki anlamda hem ülke hem dünya ; düzen anlamında yani. Çoğunlukla ilgili bir sıkıntım var. Maalesef çok az insan var varlığından çok mutlu olduğum. Öteki tarafa pek bulaşmamaya çalışıyorum. Kimse artık o ötekiler, onlara çok yanaşmamaya çalışıyorum. Ama keşke böyle hep birlikte çok mutlu bir dünyada yaşayabilseydik gibi büyük bir özlem var içimde.

“Çoğunluğa çok bulaşmamaya çalışıyorum” dediniz ama bir yandan da tutamıyorsunuz kendinizi, Twitter’dan öyle anlaşılıyor. Bu bir refleks mi ya da nedir? 

Bu bir tür itki gibi, bedenimde bir şeyler hareket etmeye başlıyor. Tepki vermek istiyorum bir şeylere çünkü büyük bir baskı var. İnsanlara 140 harfle bir dert anlatmak, bir şeyleri çöpe çevirmek gibi hissediyorum ama bir yandan birilerinin okumasından ziyade boşluğa bir şeyler yazma isteğinin insana iyi geldiğini düşünüyorum. O öfke insanın içinde durmuyor. Biraz da iletişim kurma isteği, ihtiyacı söz konusu tabii.

İnsanların hakkınızda çok fazla bir şey bilmesini istemiyorsunuz aslında. Bu yaptığınız meslekle tezat oluşturuyor mu biraz? 

Bence oluşturmuyor ama pratik olarak alıştığımız şeyden dolayı bu bir tezatmış gibi görünüyor. Oyuncular kendilerini kişi olarak çok fazla açıkta yaşadıkları için sanki oyunculuk, oyuncu olan kişinin hayatını bilmeyi gerektiriyor gibi hissediyoruz. Oysa bence tam tersi, oyuncu ne kadar ortada yoksa bence o kadar iyi. Benim işim oynadığım rollerle ilgili, beni bilip kim ne yapsın? Ben de kişi olarak insanları çok merak etmiyorum... Yani bir yandan merak ediyorum ama bir rolmüş gibi merak ediyorum; dedikodu merakı olarak değil.

Bir de oyunculuğun dünyayı değiştireceğine inanıyorsunuz, değil mi? 

Aslında bir sürü sanatın bunu yapma gücü olduğunu düşünüyorum. Bence insan olmanın kapasitesinin çok çok altında bir hayat sürüyoruz.

Hayatın ilkel tarafını yaşıyoruz, diyorsunuz?

 İlkel tarafını yaşayamıyoruz bence, çok programlanmış, robotize bir hayat bizimkisi. Birtakım ilişkilerin nasıl kurulacağı her zaman belli ve onun dışında içinden geldiği gibi davrandığında toplumsal olarak çok yanlış şeyler yapmış olabiliyorsun. Dolayısıyla sen aslında çok az şey deneyimliyorsun insan olmaya dair. Halbuki deneyimleyeceklerini ne kadar fazla ve yoğun hissedersen o kadar özgürleşebiliyorsun. Buna imkân sağlayan bir şey oyunculuk.

Nasıl sağlıyor?

 Hayatta başıma gelmesini istemeyeceğim durumları oyuncu olarak yaşıyorum. Karşımda seyirci olarak sen de yaşıyorsun. Bu nerofizyolojik bir şey; biz aynı ortamda sürekli birbirinden etkilenen birtakım nöronlarla iletişim kuruyoruz. Ben birini öldürdüğümde, sen de öldürmüş ya da öldürülmesine tanıklık etmiş ve onu hissetmiş oluyorsun. O karakteri ve o durumu anladığında, onunla ilgili bir şeyi gerçekten anlamış oluyorsun. Bu yolla, evet, dünyanın daha güzel bir yer olabileceğini düşünüyorum çünkü bir sürü şeyi yaşadıktan sonra ikinci kez yapmak ya da yapmamakla ilgili fikir sahibi olabiliyoruz ama sağlam bir oynama anında bence mutlaka çok kıymetli bir an yaşanmış oluyor.

Şu ara ‘Tatar Ramazan’da oynuyorsunuz. Rolünüz nedir? 

Ekrem diye bir zengin işadamı var ilçede; Süreyya’nın yani Tatar’ın eski sevgilisinin kocası. Ben onun birlikte olduğu yani karısını aldattığı Güzide’yi oynuyorum. İlçenin ileri gelenlerinden, sosyeteye yakın bir kadın.

Dizinin son bölümünde, Melek Sineması üzerinden Emek Sineması anıldı. Melkon kızına, “Yıkarlar evladım... Gün gelir onu da yıkarlar bu memlekette... Konuşturmayın beni şimdi.” dedi...

Kalitesiz mizah dergisi manşeti ya da ortaokulda ders kaynatma geyiği seviyesinde olaylar gerçekleşiyor Türkiye ’de. Koca koca adamlar gözümüzün içine bakarak yalan söylüyor, söylerken korkularından elleri ayaklarına dolaşıyor ve gülüncün de gülüncü ama içler acısı hallere düşüyorlar. Mesele sadece Emek Sineması değil. Hayatı, özgürlüğü, umudu, eyleme isteğini yıkmak istiyorlar. Ama telaşa mahal yok, yıkılacak olanı hayat yıkar. İnsanlık tarihi bu adamların, bu düzenlerin enkazıyla dolu. Özetle, İskenderiye Kütüphanesi’ni yok edenler de yaşadı bu dünyada ama geriye yine onlar değil, sanat, edebiyat, bilim, felsefe kaldı.