Eski plastik fabrikasında çağdaş plastik heykeller

Eski plastik fabrikasında çağdaş plastik heykeller
Eski plastik fabrikasında çağdaş plastik heykeller
II. Dünya Savaşı'ndan sonra bir bakalit fabrikasına da ev sahipliği yapan Karaköy'deki Suma Han, sanat galerisi olarak yeniden doğdu. Küratör Lalin Akalın, mekânı ve göndermeli ilk sergi 'Plastikos'u anlattı
Haber: AYŞEGÜL OĞUZ - aysegulo@gmail.com / Arşivi

Karaköy Bankalar Caddesi bir mesai saatini daha doldurmuş; artık sokaklar başka bir vardiyaya, her kaldırım kenarına açılan tezgâhların sahibi seyyar satıcılara emanet. Gözümüzü tezgâhlardan ayırmadan, bir kez daha Eminönü-Karaköy hattının sürprizli sokaklarında olmanın şehvetini yaşıyoruz. Birazdan, üst katları farklı üsluplarla tasarlanmış rezidanslara da sahip Suma Han’ın kapısından girip Lalin Akalın’la karşılaşana dek öğreneceklerimizden habersiziz.
18 yaşında New York’a tasarım işletmeciliği okumaya gidiyor Lalin Akalın. Altı yıl kaldığı New York’ta okuduğu bölümle alakasız ne varsa eşzamanlı olarak okuyor, nanoteknoloji ve hukuk sadece ikisi bunların. Nanoteknolojiye sahip bir mikroskopu olmasa da moleküler seviyede yeryüzünde neler olup bittiğine dair fikri var! An itibarıyla bizim de gözümüze başka görünüyor her şey. Bilgisayarına yönelip nanoteknolojiyle ilgili birkaç siteye tıklıyor anında.
Galerici ve küratör Akalın’la buluşmamızın nedenine gelince: Suma Han’ı bir sanat galerisi olarak yeniden kurguladı, Amerikalı sanatçı Ivey Balderson’un ‘Plastikos’ adlı sergisini açtı Akalın. ‘Volume I’ ‘Plastikos’un ilk ayağı olarak 21 Mayıs’ta açıldı. Bu, bir ön gösterim yalnızca. 10 Haziran’da ‘Volume 2’yle ‘Plastikos’un finalini, sanatçının plastikten yaptığı devasa heykellerini göreceğiz.
Buluşmamız bambaşka yollara sapsa da Lalin Akalın’la Suma Han ve ‘Plastikos’ hakkında konuştuklarımıza geçmeden önce, 25 yaşındaki bu genç küratör ve galericinin ‘Parlor X’ adını verdiği bir konsept, belki de yöntem önerisinden bahsetmeliyiz. ‘Parlor X’, İstanbul’un beynini kontrol etmeyi, dünya üzerinde varolan radikal felsefi düşünsel oluşumları göstermeyi, en çok da elleri kirletmeyi öneriyor. Şamatası, hırgürü bol, adıyla müsemma devasa bir salon düşünün. O salonun içine alabileceği kadar farklı fikri bir araya getirmek istiyor, hem de X kuşağında! 

Suma Han ve ‘Plastikos’ nasıl buluştu?
Suma Han, II. Dünya Savaşı’ndan sonra sentetik içerikli plastik madde, yani bakalit üreten eski bir fabrikayı barındırıyor içinde. Dolayısıyla böyle bir tarihi var. Açacağımız ilk serginin ‘Plastikos’ olması, Ivey Balderson’un malzeme olarak plastiği kullanması, mekânın tarihiyle bugünden bir akrabalık kuruyor. 

Eskinin kozmopolit Pera’sı fikrine uzanmak sakıncalı değil mi?
Bu tarz sorularla karşılaştığımda kendi içimde bir bölünme yaşıyorum. Bir yandan tarihe çok bağlıyız, tarihi yeniden açığa çıkarmak, yeniden bulmak istiyoruz. Fakat Tate Britain Triennial’de gösterilen altermodernizm manifestosu kültürel tercüme diye bir fikri öne sürüyor. Ben de kültürel tercümeyle ilgileniyorum. Bugün etrafımızda oluşan tüm kreatif işlerin de bu yöne doğru gittiğini düşünüyorum açıkçası. Sonuçta globalleşmenin, standartlaşmanın içinde mikro özellikler arıyoruz artık. Bu çabanın etrafında, herkes kendi kültürünü global elementlerden yararlanarak tercüme ediyor, sonra da evrensel veritabanına yüklüyor. Yani Galata hep vardı. Önemini de bilen her zaman biliyordu. 

New York’lu Balderson’un ‘mikro’ hikâyesiyle Karaköy’deki Suma Han’ın tarihini ve sizin yeniden kurguladığınız bu mekânın birleşimini nasıl okumalıyız?
Kültürel değerlerin birbirine bağlanması, dünyanın anlayabileceği şekillere bürünmesi, açılabilmemize yardımcı oluyor. Globalleştiğimiz için Galata’yı yeniden anlatma derdimiz ortaya çıktı. Semti artık sadece tarihi kronolojisiyle görmüyoruz, o tarihte mikrolaştırmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Yani nedir? Doğan Apartmanı’nın kapısının hikâyesini anlatıyoruz artık dünyaya! 

‘Plastikos’un küratörüsünüz aynı zamanda. Bu nasıl bir deneyimdi?
Benim kültürümü onun gözlerinin nasıl gördüğünü anlıyorum. Yeniden keşfedilen bir yere, yenilik anlamında plastikle üretilen bir sanatın gelmesi paralelliği var bir kere. Ivey çok genç. Ayrıca sanatçılığından öte zanaatkâr bir tarafı var. Titizlikle, neredeyse obsesif bir halde üretiyor. İşleri sizi hemen içine çekiyor. Çerçevenin içindeki bir resim gibi duran, insanların kendisini dokunmaktan alıkoyamadığı heykelleri var bu sergide. Kullandığı malzemede de çok büyük çeşitlilik var. Tekne malzemeleri, fiberglaslar ve daha birçok şey... Her işinde katmanlar ortaya çıkıyor. 

Onun için plastiğin anlamı ne?
Ivey şöyle diyor: O her yerde!
‘Volume I’, ‘Volume II’ olarak iki ayrı sergi tasavvurunuz var. 10 Haziran’da da Balderson’un gerçek heykelleriyle karşılaşacağız...
‘Volume I’ Ivey’nin para bulamadan önce yapmak istediği heykeller üzerine hayalleri tamamen. Bu sergiyi Türkiye’deki genç sanatçıların izlemesini çok önemsiyorum. Çünkü bu iki sergi boyunca Ivey’nin bir düşünceden ürüne geçişini de izliyoruz. 

Nanoteknoloji hayat bilginize ne katıyor?
İmkânsız denilen kelimeyi biraz olsun unutturuyor. Moleküler seviyede asla göremeyeceğimiz nano yapılar var, olanaksız denilen şey kalmıyor. Hep bir sonsuzluk kavramı çıkıyor insanın karşısına. İnsanoğlu nasıl yıldızlara gezegenlere, sonra onları kapsayan evrene kilitlendiyse ilk zamanlar, şimdi de ‘minima’lara, hücrenin içindeki yeni minik oluşumlara, onun da içindeki miniklere bakmaya başladı. Sonsuz bir arayış, büyüyerek ve küçülürek... Değişim ve ilerleme bilimin durdurulamayacağını çünkü insanoğlunun merak ettiğini hatırlatıyor bana. Ufkum genişliyor...