Eve iki ödülle döndüler

Eve iki ödülle döndüler
Eve iki ödülle döndüler

Fotoğraf: Muhsin Akgün

'Köksüz' filminde anne-oğulu canlandıran Lale Başar ve Savaş Başar'ın durumu gerçek hayatta da öyle. İkili ilk filmleriyle, Adana Altın Koza Film Festivali'nden eve, En İyi Kadın Oyuncu ve Umut Veren Erkek Oyuncu ödülleriyle döndü.
Haber: ŞENAY AYDEMİR - senay.aydemir@radikal.com.tr / Arşivi

Altın Koza’nın en çok konuşulan oyuncu performanslarından birisi deneyimli oyuncu Lale Başar’ın ‘Köksüz’deki anne performansıydı. Filmdeki genç oyuncu Savaş Başar ise ayrıca dikkat çekiciydi. Gerçek hayatta anne-oğul olan Lale-Savaş Başar ikilisi, ender rastlanır bir biçimde, filmde araları pek iyi olmayan anne-oğulu canlandırıyordu. Ödül töreninde Lale Başar, ‘En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü aynı filmdeki rol arkadaşı Ahu Türkpençe ile paylaşırken, Savaş Başar da ‘Umut Veren Erkek Oyuncu’ ödülüyle eve dönüyor. Lale Başar otuz yıllık oyuncu ama ilk kez bir sinema filminde rol aldı, Savaş da öyle ama o daha yolun başında. Törenden birkaç saat önce yaptığımız röportaj sırasında şanslarının yüksek olduğunu, bu röportajın amacının da ödül alması öngörülen insanlarla konuşmak olduğunu söylediğimde sakin cevaplar veriyorlardı. Ödül töreninden sonra ise ben onları kutlarken, onlar da benim öngörümü tebrik ettiler. İşte hem Deniz Akçay imzalı ‘Köksüz’de hem de gerçek hayatta anne-oğul olarak karşımıza çıkan Lale-Savaş Başar’ın anlattıkları... 

İkinizin birden filme dahil olma serüveni nasıl gerçekleşti?
Lale Başar: Oyuncu arıyorlarmış. Ben de bir gün önce bir cast ajansına gittim tanışmaya. Hatta Savaş’la gittik. Adımımızı sokağa attık, telefonum çaldı. Hatta Savaş “Anne bu ne hız ya” dedi. Gerçekten de çıktığımız ajanstan arıyorlardı. Ertesi gün gittim. Bir sayfa verdiler ama karakter hakkında hiçbir bilgim yok. Öncesini sonrasını bilmiyorum. Oynadım çıktım. Çıkınca “Ben oyuncuyum, bu metni otuz ayrı değişik şekilde oynayabilirim. Hepsinin ruh hali başka olur. Neye göre değerlendirilecek?” dedim. Biraz karakter hakkında bilgi verdiler. Yeniden çektik. Sonra “Ne tesadüf benim de 17 yaşında oğlum var” dedim. İlgilerini çekti. “Yetenekli mi?” dediler. “Biz oyuncu karı-kocayız, genlerden gelen bir şey olabilir” dedim. Savaş’a telefon ettim. Elimizdeki sahne bir anne-oğul sahnesiydi. Birlikte oynadık. O kadar doğal oynadık ki. Çok beğendiler. “Size döneriz” dediler. Çıkınca Savaş’a “Benim gibi bir kadını çok rahat bulurlar. Ama 17 yaşında yetenekli çocuk bulmak çok zor. Bu filmde sen oynayacaksın” dedim. Ertesi gün aradılar ve “Sizinle çalışmak istiyoruz” dediler. “Siz” derken kimi kastettiklerini anlamadım...
Peki var mıydı senin oyunculuk hayalin?
Savaş Başar:
Aslında kaçabildiğim kadar kaçtım. Annem-babam oyuncu olduğu için. Müzik okudum ama baktım olmuyor. Bir şekilde onların yoluna sapmak gerekti. Eğitimim yok ama bilgim ve gözlemlerim vardı. Ama eğitimim yoktu. Şimdi hem eğitimini alıyorum hem de anne/babamın yolunda ilerliyorum.
Anne ile çalışmak rahatlatıcı mı yoksa gerilimli mi?
L.B.: Birbirimize bakmadık bile.
S.B.: O tabii anne görüşü. Hem çok güzel hem rahatsız edici. Çünkü tam geçiş çağındasınız çocukluk ve gençlik arasında. Bu dönemde annenizle olmak şöyle güzel geldi: Kendimi yalnız hissetmedim. Hiç tanımadığım insanlarla oteldeydim, o yüzden annemin olması benim için çok iyiydi.
Sette, “Evladım şimdi şurayı şöyle yap” gibi deneyim aktarımı oldu mu?
S.B.: Yok olmadı, annem beni tanır (gülüyor).
L.B.: Zaten yasaklandık. Neredeyse birbirimize bakmıyorduk bile. Onunla oyunculukla ilgili hiçbir şey konuşmamamı istediler. Yalnız Savaş’ı bir köşede sıkıştırıp, “Karşındakini çok iyi dinle, başka bir şey yapmana gerek yok. Oyunculukta en önemli şey budur” dedim. Çok iyi algıladı Savaş.
Gerçek hayatta da anne-oğul olmanın faydası olmuştur mutlaka?
S.B.: O aslında geçmişimizdi. Geçmişte öyle ağır bir dönem yaşamıştık.
L.B.: Evet, bir yıl önce yaşadığımız bir dönemdi. Savaş biraz erken ergenliğe girdi. 14-16 yaş arasını zor geçirmiştik.
Otuz yıla yakın tiyatro geçmişi, birçok dizide görev aldınız. ‘Köksüz’ ile sinema çevrelerinin bir anda dikkatini çektiniz. Biraz geç olduğunu düşünüyor musunuz?
L.B.: Ben de merak ediyorum. Normalde bunun onuncu filmim olması gerekirdi. Biraz İstanbul ’da yaşamamış olmama dayandırıyorum. Devlet Tiyatrosu’nda çok yetenekli oyuncular var ve çoğu ortada değil. Bazı insanların peşine takılınıp gidiliyor. Deniz’in (Akçay Katıksız) beni tanımışlığı yok. Tamamen tesadüf. Kader, kısmet gibi. Bir on yıl daha bekleyebilirdim. Yapımcıya gidip diyemem ki “Beni filmde oynat”. Oyuncular teklif gelsin diye bekler. O teklif birikimli ve verimli bir yaşımda geldi. Bu sektörün yanlışlığı... Oyuncu deyince tiyatrocu gelir akla. Bir de Devlet Tiyatrosu’nda çok aktiftim. Her yıl bir ya da birkaç rolüm vardı. Durup dururken iyi oynamadım yani...
Çok da zor bir rol.
L.B.: Evet, dünyayla ilişkimi kestim rolü çıkartırken. Başta bunu düşündüm: Bana güvenmiş, 32 yaşında genç bir kadını mahcup etmemeliyim. Çok hırslı bir oyuncu değilim, önce yönetmeni düşündüm. Beni tanımadan koca rolü emanet etti. Sıradan rolleri oynamak daha zordur. Deniz de ne istediğini çok iyi biliyordu.
Şaşırdınız mı o kadar genç olduğunu gördüğünüzde yönetmenin?
L.B.: Bilmiyordum. Hatta erkek zannediyordum. Piposu vardır, fuları vardır, kafası kel, gözü mavidir diye düşünüyordum (gülüyor). Ahmet (Katıksız) ile geldiler, “Deniz Bey gençmiş” diye geçirdim içimden. Ama o “Merhaba, ben Ahmet” deyince kaldım. Sonra yanındaki kadın “Ben Deniz” deyince şaşırdım.
Bu kadar genç olması sizin avantajınıza olmuştur muhtemelen…
S.B.:
Deniz Abla’yla muhteşem bir ilişkimiz var. Hiç de bozulsun istemiyorum. Hem yaş olarak hem de kafa yapısı olarak bana en yakın isim oydu. Ahmet Ağabey ile bazen fikirlerimiz uyuşmuyordu. Ama Deniz Abla beni fikirlerimle baş başa bıraktı. Sadece onları biraz yonttu.
L.B.: Bu film Savaş için bir yıllık konservatuvar eğitimine bedel oldu. Ben de “Eti sizin kemiği benim” diye emanet ettim onlara zaten.