Faiz değil silah lobisi...

Faiz değil silah lobisi...
Faiz değil silah lobisi...
Hollywood'un 'Felaket tellalı' Roland Emmerich, bu kez Beyaz Saray'a yönelik bir tehdidi perdeye taşıyor. Öyküdeki komplonun kaynağı bizdekinin aksine 'faiz' (!) değil 'Silah lobisi'.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

1955, Baden-Württemberg (Stuttgart) doğumlu. Savaşı görmemiş ama yine de Hitler sonrası yeniden ayağa kalkmaya çalışan Almanya’ya tanıklık etmiş. Yani kendi çapında travmatik bir çocukluk dönemi geçirdiği muhakkak. Bu geçmişi midir bize izlettirdiği filmlere neden olan bilemem ama Roland Emmerich, Hollywood’a kapağı attığından bu yana ‘Felaket tellallığı’ndan başka bir şey yapmıyor. Bir solukta sayılabilecek filmleri ‘Independence Day’, ‘Godzilla’, ‘The Day After Tomorrow’ ve son olarak ‘2012’… Bazen uzaylılar, bazen koca bir yaratık, bazen doğanın kendisi, bazen de Maya kehaneti; sürekli bir aksiyon, sürekli bir kıyamet hali, sürekli bir ‘İnsanlığın sonu mu geldi?’ durumları… Emmerich’in haletiruhiyesini perde arkasını psikiyatrlara bakalım ve bize sunduğu son felakete göz atalım… 

Atatürk ’e gönderme! 

Alman kökenli yönetmen ‘Beyaz Saray Düştü’de (White House Down), adından da anlaşılacağı gibi bu kez Başkan Obama’nın karşılaşabileceği olası bir tehlikenin bir tür simülasyonuna soyunuyor (Hoş, benzer güzergâhta yakın bir zaman önce ‘Kod Adı: Olympus-Olympus Has Fallen’da yürümüştü). Önce kısaca hikâye diyelim: Kızı Emily’yle sorunlar yaşayan polis memuru John Cale, Başkan’ı korumak için Gizli Servis’e girmek istemektedir. Başvurusu kabul edilmez ama Emily’yle katıldığı bir Beyaz Saray turunda fırsat ayağına gelir. Bir grup eski askerin sürüklediği ve (beklendiği gibi) Başkan’ın yakın çevresindeki birkaç hainin organize ettiği bir şiddet sarmalının içinde Cale, kızıyla birlikte adeta ‘ailece’ mücadele vererek Başkan’ı, Amerika’yı, dolayısıyla dünyayı kurtarmaya çabalayacaktır.
Emmerich’in aksiyonlarda derdi hiçbir zaman hikâye olmadı ki! Onun için öykü görsel efekt şovlarının gerisine leke olsun kabilinden yerleştireceği bir fondan öte bir şey değildi ki. Ve fakat ‘Beyaz Saray Düştü’de de tehditin kaynağı ‘Silah lobisi’ ve bu da öncelikle öyküyü belli ölçülerde mantıklı hale getirmiş. Üstelik ‘Zodiac’ ve ‘The Amazing Spider Man’le tanıdığımız James Vanderbilt’in kaleme aldığı senaryo son derece başarılı politik göndermeleri ve zekice esprileriyle filmi aksiyonun dışında öyküsüyle de kayda değer bir konuma taşımış. Ön plana çıkan yanlara kısaca göz atmak gerekirse; cep telefonlarının nasıl hayat kurtardığına dair ayrıntı, keza zincirli cep saatinin hâlâ önemli (burada 1915’te Conkbayırı’nda şarapnelden kurtulan Atatürk’e gönderme mi var diye düşünmeden edemedim!) olduğu inancı, Başkan’ın zırhlı aracı üzerinden Chrysler reklamı, Beyaz Saray’ın bahçesindeki takip sahnelerinde filmin bizdeki ‘fişkiye’ tartışmalarına dahil olma çabası, kötü adamın oğlu Kevin’in intikamına soyunması (Kevin Hakkında Konuşmalıyız), iyi adamın da sürekli kızını kurtarmayı düşünmesi (Kızım Olmadan Asla), faizden çok silah lobisinin Amerikan sistemindeki gölgesi, “Başkan ‘siyah’ da olsa kurtarıcısı ‘beyaz’dır” fikriyatı ilk elde kıyıya vuranlar… Oyunculuklara göz atarsak ben hem ‘Siyah Başkan’ı Denzel Washington’ın (ki soyadıyla bile bunu hak ediyordu!) canlandırma önceliği var sanırdım, Jamie Foxx araya girip işi kapmış! Gayet de iyi olmuş. James Woods, ‘Bir Zamanlar Amerika’da’ günlerinden sonra belki de iyi performanslarından biriyle karşımıza geliyor. Hollywood’un yeni yükselenlerinden Jason Clarke (‘Lawless’, ‘Zero Dark Thirty’ ve ‘Büyük Gatsby’de de iyiydi) gayet başarılı. Maggie Gyllenhaal her zamanki standartlarında, üzerindeki ‘fanila’yla ‘The Die Hard’ın Bruce Willis’ine göndermede bulunan Chaning Tatum güzel çocuk ama bence henüz gerçek bir aktör değil. 

‘Eli silahlı’ başkan! 

Gelelim filmin ‘can alıcı’ yanına: “Aksiyonu bu kadar seven bir milletin başındaki adam da biraz meseleye hâkim olmalı, gerektiğinde kendisi de silahı eline almalı” diyen yapımlardan biri olmuş ‘Beyaz Saray Düştü’. Filmi izlerken insan, “Aynı kulvarda ilerleyen diğer örnekler neydi?” diye düşünmeden edemiyor. Benim ilk elde ‘öldürme’ eylemi üzerinden aklıma gelen yapıt, Clint Eastwood’un yönetip oynadığı ‘Absolute Power’ (Mutlak Güç) oldu. Hatırlanacağı gibi bu yapımda Gene Hackman’ın canlandırdığı Amerikan Başkanı’nın küçük yaştaki sevgilisi yatakta öldürülünce gelişen olaylar anlatılıyordu. Benzer şekilde ‘Murder at 1600’da (Beyaz Saray’da Cinayet) da, Başkan’ın karıştığı bir cinayetin peşinden sürükleniyorduk. Başkan’ın bizatihi aksiyona soyunduğu bir başka yapım da ‘Air Force One’dı. Ee, başkanı Harrison Ford’a, nam-ı diğer ‘Indiana Jones’a oynatırsanız, sonuçlarına katlanırsınız! Bu arada Emmerich’in erken dönem yapımlarından ‘Independence Day’de de eski bir pilot olan Başkan (Bill Pullman) uzaylılara karşı mücadeleye katılıyordu.
Sonuç? ‘Beyaz Saray Düştü’, Hollywood’un geleneksel ‘Yaz aksiyonları’ndan. Bu filmler size eğlence ve gürültüden başkasını sun(a)maz. Emmerich’in yapıtı, doğrusu türündeki yapımlardan biraz daha fazla zekâ ve derinlik içeriyor. Yönetmenin de bence ‘Godzilla’yla birlikte en iyi aksiyonu (ki en iyi filmini sorarsanız 2011 yapımı ‘Anonymous’tur derim). Eğer ki “Biz ‘Şanlı Gezi Parkı Direnişi’yle birlikte yeterince aksiyonu zaten yaşadık, bu tür filmlere ihtiyacımız yok” derseniz kabulüm, ama öykünün politik göndermelerinin gölgesi buraya kadar uzanıyor, onu da belirtmeden geçemeyeceğim…