Fakat Müzeyyen, bu derin bir mevzu...

Fakat Müzeyyen, bu derin bir mevzu...
Fakat Müzeyyen, bu derin bir mevzu...

Kağıt ta Öner Erkanz harika oynuyor. Filmin en önemli artısı ise, Sarper Özsan ın bestelediği 1 Mayıs Marşı nı,öyküye yedirmektedi ustalığı.

Sinan Çetin imzalı 'Kağıt', Müzeyyen adlı katı bir memurun yüzünden filmini gösterime sokamayan genç bir yönetmenin yaşadığı travmaya anlatıyor. Yarın vizyona girecek film, 'Ceberrut devlet' imajıyla hesaplaşıyor
Haber: UĞUR VARDAN - ugur.vardan@radikal.com.tr / Arşivi

Kağıt
Yönetmen: Sinan Çetin
Senaryo: Sinan Çetin
Oyuncular: Öner Erkan, Asuman Dabak, Ayşen Gruda, Ahmet Mekin, Zeynep Beşerler
Süre: 105 dk.

Çelişkilerden beslenmek bir tarzdır ve kimileri için, kendini bu yolla var etme biçimidir. Saygı duymaktan başka bir şey gelmez elimizden. Keza çelişkili hareket etmek de bir tarzdır ama bu durumda, evet saygı gösterebiliriz ama üzerinde daha fazla laf söyleme ve yorum yapma hakkına sahip oluruz, sanırım. Sinemamızın kendine özgü figürlerinden biri olarak Sinan Çetin, geçmiş serüvenine baktığımızda çelişkilerden beslenmekten ziyade, çelişkili hareket etmeye daha yakın gözüküyor.
Hatırlıyorum da, yurtdışındaki festivaller ve o festivallerde ödül alan filmlerimiz hakkında ileri geri konuşmasına rağmen ‘Propaganda’ adlı çalışması, 1999’da şanghay’da ‘En iyi film’ seçilince, bir basın toplantısı düzenlemiş ve filmi hakkında ‘ileri geri’ yazan eleştirmenlere de bir güzel giydirmişti. Aradan geçen zaman diliminde ‘Komser şekspir’ (2001) ve ‘Romantik’ten (2007) başka filmini izlemedik ama çeşitli platformlarda sinemamıza, ödüllü filmlerimize, devlet yardımı alan film ve yönetmenlerimize dair birçok Sinan Çetin görüşüyle haşır neşir olduk. Bu süreçte ‘Üstâd’ın ‘ayar çektiği’ isimler arasında ‘Bal’la Berlin’de ‘ Altın Ayı’ alan Semih Kaplanoğlu da vardı ve eleştiri konusu, ‘Yusuf üçlemesi’nin ilk adımı olan ‘Yumurta’ydı. 

Kafka’nın değil Emrah’ın ‘Dava’sı
Çetin’in son filmi ‘Kağıt’, yine kendisiyle çelişecek bir hamlenin eseri olarak son Altın Portakal’a katıldı ve Antalya’dan ‘En iyi yardımcı kadın oyuncu’da Ayşen Gruda’ya ödül kazandırarak döndü. ‘Kağıt’,yarın seyirciyle buluşuyor. Öncelikle filmin konusundan bahsedelim: 1977’de, gümrük memuru babasının ısrarla eczacı olmasını istediği genç Emrah, yolunu ‘rejisör’ olarak çizmek ister ve bu yolda ilk adımını atarak, düzenin yalanları üzerine bir film çekmeye koyulur. Mevcut Yeşilçam’ın işleyişinin dışında bir proje olan bu çalışmada, iş dönüp dolaşır Ankara ’dan verilecek ‘Film çekme belgesi’nde düğümlenir. Müzeyyen adlı bir kadın memur, ‘Devletin birlik ve bütünlüğüne tehdit olarak gördüğü bu projeyi her defasında reddeder ve nihayetinde, hem Emrah’ın aile saadetini bozar, hem de 12 Eylül’de hapse girmesine kadar uzanan bir sürecin sorumlusu olur. Emrah da, dışarı çıktığında intikamını almaya soyunur.
‘Kağıt’ın ilk bölümleri, sanki bir Kafka romanının görselleştirilmiş hali. Ya da daha başka bir tarife soyunayım; ‘Brechtyen’ bir tiyatro oyunu… ışte bu noktada, Çetin’in o ‘Çelişkiler yumağı’ tavrıyla bir kez daha yüzleşiyoruz; bugüne kadar eleştirdiği sinemanın bir kolajına soyunuyor yönetmenimiz. Lakin bu ‘sıkıcı’ atmosferi terk ediyor, geriye dönerek bize Emrah’ın bürokrasiyle karşı verdiği amansız mücadeleyi ve bu yolda, kaybettiği tüm cepheleri gösteriyor. 

İlk göz ağrıları unutulmaz
Bana kalırsa ‘Kağıt’, Sinan Çetin filmografisi içinde gayet iyi bir film. En azından, yönetmenin ‘hâlâ’ beklemede olan diğer çalışmalarını düşünürsek, bitmiş, özü ve sözüyle önümüze getirilmiş bir yapım. Fakat film, kendi estetik değerinin ve sinematografik yanının dışında yaratıcısıyla birlikte düşünüldüğünde, problem kıyıya vurmaya başlıyor. Evet, sonuçta bu bir sanat yapıtı ve yaratıcısının kimliği, yapıtın özüne ilişkin tartışmaları geçersiz kılmalı. Ya da galiba meseleyi şöyle ortaya koymak lazım; ‘Evrensel eleştiri kriterleri’, bizim bir filme, tiyatro oyununa, resme ya da romana yaklaşırken bu türden bir hesaplaşmayı rafa kaldırmamızı gerektirir. Bu kuşkusuz ahlaki bir zorunluluk aynı zamanda. Lakin bir kere ‘Kağıt’, Çetin’in ilk uzun metrajlı çalışması ‘Bir Günün Hikâyesi’ üzerinden yola çıkarak yarı kurgu, yarı yaşanmışlıklar içeren bir film. şimdi burada öncelikle şöyle tuhaf bir durum var; hem Çetin’le geçmişteki kendi söyleşilerimden, hem de yönetmenin çeşitli yerlerdeki açıklamalarından biliyorum ki; başta ‘Bir Günün Hikâyesi’ olmak üzere ‘Çiçek Abbas’ ve ‘Çirkinler de Sever’ gibi özellikle biz eleştirmenlerin çok sevdiği ve ona saygıyla yaklaşmamızı sağlayan filmlerini Çetin pek sevmez, savunmaz. Üstelik sadece meslekteki ilk adımlarının acemiliğine ilişkin bir reddedişle değil, asıl olarak siyaseten kendine yakın bulmaz. şimdi, yıllar yıllar sonra ‘Bir Günün Hikâyesi’nin üzerine bir film yapmak fikri, yeni bir hesaplaşmanın ifadesi mi (ya da yaş kemâle erdi, evlatlarını bağrına basıyor) diye düşündüm doğrusu. 

Sanatın ve sanatçının dostu
Öte yandan ‘Kağıt’ın en büyük meselesi, bürokrasi bağlamından yola çıkarak ‘Devlet’in bireyin hayatına olan müdahaleleri. Düz bir okumayla ‘Kağıt’ı, ‘Devlet düşmanı’ bir yönetmenin son derece sert diyaloglara boğulmuş filmi olarak da değerlendirmek mümkün. Filmin sonunda, önce bizden başlayarak tüm dünyada ‘Devlet terörü’nün gadrine uğramış onca ismin görüntüsü var (Nâzım Hikmet. Uğur Mumcu, Said-i Nursî, Hrant Dink, Martin Luther King vs). Ve fakat iş bu filmin yönetmeni, bu ülke tarihinde ‘faili meçhul’ vakalarının rekor kırdığı dönemin başbakanı Tansu Çiller’in danışmanıydı. ıyi kötü sol bir geçmişten gelen birinin (hele ki kendi kişisel tarihinde, ‘Kağıt’ın kahramanı Emrah’a benzer zorluklar yaşamış olduğunu varsayarsak), Çiller’deki ‘cevheri’ keşfetmemesi mümkün müdür? Bu, ‘Ne yaman çelişki?’ değil de, nedir? 

Nerde bu devlet, nerde bu sanat
Malum Sinan Çetin, ‘Devlet’le olan son ilişkisinde de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün uçağına binip Bollywood’la ortak ticari çalışmalar imkânı araştıran topluluğun parçası olarak Hindistan’a gitti. Ve bu yolculuğu, Çiller dönemini yok sayarak, “ılk kez bir devlet uçağına biniyorum. Ve ilk kez vatandaşını kontrol eden değil de, sohbet eden bir devlet adamıyla bir yere gidiyorum” diye ‘Teorize’ etti. Evet, böylesi bir devlet elbette başımızın üstüne. Lakin o devletin bazı kolları, önce bir dizinin (‘Muhteşem Yüzyıl’ elbette) yasaklanması, sonra da bir heykelin ‘Ucube’ sayılması yolunda son bir haftadır çok çok kötü bir sınav veriyor. Ve, her söyleşisinde devlet ve sanat ilişkisi üzerine açıklamalarda bulunan Çetin, tam da ‘Kağıt’ filminin vizyon göreceği şu günlerde, teorisini pratiğe döndürme fırsatı önüne gelmişken, topa vurmamakta ısrar ediyor. Bence ‘Kağıt’ı çeken biri, bu konularda çoktan bir-iki kelâm etmeliydi.
Yani yer yer Kafkaesk bir hava taşıyan ve otoriteyle birey arasındaki bağlar konusunda, doğru ve de eleştirisel cümleler kuran bir filmin, hayattaki Sinan Çetin’i ne kadar temsil ettiği tartışmalı. Pratikteki Çetin, gördüğüm kadarıyla bu kadar pek de ‘Devlet düşmanı’ değil…
Ayrıca ‘Kağıt’ bize Çetin’in genç bir yönetmen olarak, düzen dışı bir film yapma yolunda ne kadar meşakkatli bir süreçten geçtiğini gösteriyor. Peki ama aynı kişi benzer yollardan geçen ama film yapmak için ipotek edecek bir evi bile olmayan, bunun yerine devletten yardım alan genç yönetmenlere niye durmadan kızıyor? Bu da Çetin’in ‘çelişkiler yumağı’ndan bir başka çelişki gibi geldi bana… 

Teoride ve pratikte Sinan Çetin
Sonuç? Evet, koca bir sistemi basit bir memur, Müzeyyen hanım üzerinden okumak ve yerin dibine batırmak, belki ağaçlara takılıp ormanı görememek olarak yorumlanabilir ama Orhan Kemal’in ‘Bekçi Murtaza’sında da gördüğümüz gibi, mesele böyle de alınabilir. Ama ‘Kağıt’ın asıl sorunu, bütün bir yazıda da vurgulamaya çalıştığım gibi pratikteki Sinan Çetin’le, teorideki Sinan Çetin arasındaki çakışmayı halledemeyişi. Daha önce, son Antalya Altın Portakal’da Kusturica tartışmaları yaşanırken de altını çizmiştim. ‘Underground’ filmi gösterime çıktığında Fransız felsefeci Bernard –Henri Levy kaleme aldığı eleştiri yazısında, “Bu filmi, yaratıcısından kurtarmalıyız” demişti. Acaba biz de ‘Kağıt’ı, Sinan Çetin’den kurtarsak mı?