Fakat bu nasıl bir tutku Müzeyyen?

Fakat bu nasıl bir tutku Müzeyyen?
Fakat bu nasıl bir tutku Müzeyyen?
İnternet çağının yarattığı online kalabalıklar ve sanal özgüven bizi yıkıcı bir eleştiri bombardımanına maruz bırakıyor. Moda dünyası adeta bir cadı kazanı gibi kaynarken, zalimce eleştirenlerin tahammülsüz yorumları bu kazanın ateşini günden güne daha fazla harlıyor. Bu gündelik düşmanlık tutkusu ise adeta toplumsal mutluluğumuza düşürülmüş bir gölge gibi yakamızı bırakmıyor.
Haber: BARIŞ ÇAKMAKÇI - baris.cakmakci@gmail.com / Arşivi

Önümüzdeki günlerde 72'nci yaşgününü kutlamaya hazırlanan moda eleştirmeni Suzy Menkes; İngiliz The Times, Daily Express, The Independent ve International Herald Tribune gazetelerinde yıllar boyu eleştirilerine devam eden usta bir kalem. Benim de yazılarımda çoğu zaman referans almaktan mutlu olduğum Menkes, dijital çağın gerisinde kalamadı ve 2014 yılında Condé Nast International grubunun online sesi olarak, uluslararası Vogue edisyonlarının web sitelerinde yazmaya başladı. Menkes’in zihin açan yazılarını Vogue.com.tr’de de bulabilirsiniz.

Yeni görevine başladığı 4 Haziran 2014 tarihli ilk yazısında şöyle diyor Menkes: “Moda kritiği yaparken muhteşem bir koleksiyon gördüğümde mutlu oluyorum ve gereğini yaparak övgüyle bahsediyorum. Ama eğer koleksiyon tam bir fiyasko ise, kınamak yerine yapıcı yorumlarla eleştirmeye çalışıyorum. Bu, ilk aklına geleni kaba bir tarzda söylemek yerine, analiz edip düşünceli konuşmakla ilgili bir durum.”

ELEŞTİRİ DEDİĞİN…
Moda dünyasının tam bir cadı kazanı olduğuna dair algıyı Coco Chanel’in Elsa Schiaparelli’yi devre dışı bırakması, Karl Lagerfeld’in Yves Saint Laurent’a taktığı usturupsuz lakap ve Giorgio Armani-Gianni Versace’nin amansız rekabeti üzerinden anlatır yazısında Menkes. Zengin bir kelime dağarcığı eşliğinde elbette…

“İnternet bize moda kritiği yapmanın çirkin yüzünü gösteriyor. Eğer 140 karakterle anlatılacak bir konu varsa, dedikodu yapmak için ya yeterince bedene oturmamış bir elbise ya da süper yüksek topuklarla yürümekte zorlanan biri mutlaka bulunuyor. Sanal kalabalıkları ve online bağlantıları yeni güç kavramı haline getiren internetin gelişmesi demokratikleşme olarak tanımlanıyor. Ama klavye tuşları, web kamera ya da Twitter ile katılım yapmak tek taraflı bir iletişimden öteye gitmiyor” diyor ve ekliyor: “Farklı olma cesurluğunu gösteren kişilerin En Kötüler listesinde yer almayı göze alması gerekiyor!”

GIYBET ZAMANI MI DEDİNİZ?
Bu durum tespiti, son zamanlarda kendi arkadaş gruplarım da dahil olmak üzere sıklıkla kulağıma çalınan 'gıybet' kelimesinin sempatize edilmesine duyduğum öfkeyi tetikler nitelikte. Son dönemde insanları bu kadar mutlu eden, söyleyenin yüzüne sinsice bir tebessüm yerleştirmeyi başaran başka bir kelime görülmemiştir sanırım. Siz ne dersiniz?
Sürekli maruz bırakıldığımız önyargılı yorumların, muhakamesiz yıkıcı eleştirilerin ve toplumsal tahammülsüzlüğün bir sonucu bu elbette. Bir önceki yazımdan sonra aldığım yorumlar sevindiriciydi. En azından birkaç kişinin daha olumlu bakış açısı oluşturma konusundaki desteğini kazandığımı hissediyorum.
Okumak için tıklayın.

Gıybet, yani daha genel anlamında dedikodu, en temel kaynaklardan biri olan Kur’an’da “Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalpten her biri bundan sorumludur” diye çok net bir biçimde açıklanır. İncil’de ise “İnsan soyu, her tür yabanıl hayvanı, kuşu, sürüngeni ve deniz yaratığını evcilleştirmiş ve evcilleştirmektedir. Ama dili hiçbir insan evcilleştiremez. Dil öldürücü zehirle dolu, dinmeyen bir kötülüktür" diye özetler.

Dilimize Arapça’dan giren bu kelimenin şahsen bizi sosyo-kültürel anlamda güvenle geleceğe taşıyacağını düşünmüyorum. Bu hafta başında Al Jazeera Turk’te yayınlanan bir yazıda Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu ve Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Çarkoğlu’nun hazırladığı raporun sonuçları da bunu destekler nitelikte.

58 ilde 1509 kişi ile yüz yüze görüşerek hazırlanan Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık başlıklı raporun sonuçlarında düşündürücü birkaç sonucu paylaşmak isterim. Kalaycıoğlu ve Çarkoğlu yaptıkları açıklamada dünyada en az başka insanlara güvenen ülkenin Türkiye olduğunun altını çiziyor. “Çoğu insan sizden yararlanmaya mı yoksa size adil davranmaya mı çalışır?” sorusuna yanıt verenlerin yüzde 75’i “Yararlanmaya çalışır” diyor mesela. Türkiye’nin 41 ülke arasında bu oranla güvensizlikte birinci sırada olması da cabası... “İnsanlara güvenilir mi?” sorusuna “Güvenilir” diye cevap verenlerin oranı da sadece yüzde 14. Düşündürücü mü üzücü mü, adını siz koyun.

KİRLİ HAFIZANIN TORTUSU
Bu çerçevede T24’ten Nilüfer Kuyaş’ın Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Ahmet İnsel’le 3 Aralık’ta yaptığı bir söyleşide ise 'Siyaset, Şiddet ve Medenilik' kitabıyla ilgili şu yorumunu paylaşmak isterim: “Aşırı bireyciliği ortaya çıkartırsanız, medenilik kaybolur. Elbette, büyük felaketler karşısında dayanışma olması bir asgari medeniliğin kaldığının göstergesidir ama gündelik yaşamda medeni olabilmek önemli. Bunu okumamış, yoksul kesimdeki mahallelerde görmüyoruz sadece. Eğitimli olmak medenilik kaybını daha da artırabiliyor. Bu, bireyciliğin aşırılaşması, dayanışmanın azalmasıdır. Bir kesimin kendini elit ve toplumun üzerinde görmesi ve diğerlerinin ona tepki göstermesidir” diyor ve ekliyor: “Herkes mağduriyetini mutlaklaştırırsa, herkes herkesin düşmanı haline gelir. Herkes kendi mağduriyetinden dünyaya bakar hale gelirse, o zaman herkes düşman olur. Bilinçaltına atılmış o kirli hafıza, beklemediğimiz yerlerde, beklenmedik biçimde bilincimize çıkıyor. Toplum olma halini bize yitirtiyor.”
Bizim çerçevemize dönecek olursak, tıpkı Menkes’in ilk yazısında belirttiği durum bu. Bedene oturmamış bir elbise ya da süper yüksek topuklarla yürümekte zorlanan birilerini bulmak gibi gündelik, hatta en sıradan mevzularda bile önümüze çıkıyor bu düşmanca tutum.
Sosyal medya yorumlarının can yakıcı rüzgarı umarım tez zamanda yok olmaya yüz tutar. Umarım sadece kişisel beğenilerine uymadığı için acımasızca yorum yapanlar bu yazıdan sonra bir kere bile olsa oturur düşünürler.

Umarım düşünürler ve GQ Men of the Year akşamında Yasemin Allen’ın giydiği elbiseye, DB Berdan 2016 İlkbahar/Yaz koleksiyonunun sıradışı çizgisine, Didem Soydan’ın cesur dövmelerine, Buse Terim’in çocuksu bulunan seçimlerine, Esra Seziş Kiğılı’nın muhafazakâr stiline ya da Eda Taşpınar’ın cüretkar dekoltelerine yöneltilen zalimce eleştiriler bir an önce yok olur gider.
Menkes’in dediği gibi, ben de modada tamamen çeşitlilikten yanayım. “Diktatörce bir tavırdan uzak, şikayet eden değil keyif alan” taraftayım. Aksi takdirde "Başkanlık yarışına değil de, soytarılık müsabakasına girmiş gibi davranan bir Donald Trump’tan ne farkım kalır" diye kendime sormadan edemiyorum.
Yakın vadede tek temennim, bu huysuz ve cadı olan kitlenin, hiç düşünmeksizin yazılan anlık yorumların ve aniden dikkat çekerek hızlıca bloglarına gelen tıklanmaların avantajını yaşayanların kaybetmesi; üretimi öne çıkaranların, modayı sevenlerin, keyif alanların kazanması…