Fallaci dimdik ayakta

Fallaci fırtınası dinmek bilmiyor. 11 Eylül'ün ardından yazdığı Öfke ve Gurur, ilk bir ay içinde altıncı baskıyı yaptı ve 700 binlik bir satış rakamına ulaştı bile.
Haber: Derleyen: Mehmet Tez / Arşivi

Fallaci fırtınası dinmek bilmiyor. 11 Eylül'ün ardından yazdığı Öfke ve Gurur, ilk bir ay içinde altıncı baskıyı yaptı ve 700 binlik bir satış rakamına ulaştı bile. Üstelik şimdiden pek çok dile çevrildi. Batı entelijansiyası sağcısıyla solcusuyla Fallaci'nin düşüncelerini ve 11 Eylül saldırılarıyla gündeme gelen medeniyetler çatışmasını tartışıyor. Fallaci'nin New York'ta kaleme aldığı Öfke ve Gurur/La Rabbia e L'Orgoglio'yu tüm dünyada en çok satan kitaplar listesine sokan aslında Fallaci'nin genel akımların ve duruşun tersine yol alması. Hiçbir zaman taraflardan birine ait olmadan söyleyeceklerini doğrudan dile getirmesi. Herşeyden önemlisi bu vesileyle Batı kültürünü de ağır bir dille kökünden eleştirmesi.
Kimilerine göre üslubu ve sert fikirleri ile milenyum ırkçılığının el kitabını kaleme aldı. Kimilerine göreyse o, kanserle boğuştuğu hayatının son döneminde gerçek bir başyapıt ortaya çıkardı. İslam kültürünü eleştirirken lafını esirgemiyor, entelektüel olgunluğu filan da göstermiyor, "Biz farklıyız ve birbirimize uymuyoruz. Benim hayatım savaşın içinde geçti. Çatışmayı, savaşı gerçekten isteyenler bunu ancak evlerinde televizyonlarından izleyenlerdir."
Yıkılan kulelerin altında kalan binlerce masum insanı anarken Fallaci şöyle devam ediyor: "Amerika biziz, bu saldırı bize yapıldı." Bu şu ana kadar hiçbir entelektüelin açıklıkla, kararlılıkla söylemediği bir cümle. Üslubundaki yalınlığı ve kesinliği hiçbir tarafa ait olmamasına borçlu; "Bir grubu temsil etmiyorum. Aldığım eleştiriler de yalnızca beni bağlar. Sıradan insanlar da benim gibi düşünüyor. Bunun en büyük kanıtı kitabın satışları."
'Ama'sız, 'eğer'siz...
Fallaci, Hristiyan Batılı toplumla Müslüman âleminin birbiriyle aslında hiç bağdaşmadığını 'ama'sız, 'eğer'siz dümdüz ifade ediyor. "Bu noktada bir tercih yapmak gerekiyor. Bizim uygarlığımız mı? Onların dini mi?" Siyaseten doğru olmadığını ve bunu sevmediğini dile getiriyor Fallaci. Bu savaş ona göre bazı değerleri korumak için verilen bir savaş. Farklılığı savunmak gerekiyor. Zaten 'savunma' kelimesi Fallaci için 11 Eylül olaylarına ilişkin tavrını ortaya koyuyor. "Umarım bu olay tartışılmayan bazı konuların tartışılmasını sağlar. Bakışımızı değiştirir. Kitabın satış rakamları ve gördüğü ilgi politikacıları düşündürmeli bence."
New York'ta 'sürgün' hayatı
Fallaci on yıla yakın zamandır yeni bir kitap yayımlamıyordu. Röportaj yapmıyor, 11 Eylül'ün ardından Corriere Della Sera'da yayımlanan makalesi sonrasında kimseyle görüşmüyor. Sanki kendi kendini sürgüne göndermiş gibi New York'ta sessizce kanserle boğuşuyor.
İtalyan Panorama dergisi Fallaci ile görüştü. Röportaj yapmadı ama onunla konuştuklarını geniş bir dosya hazırlayarak aktardı. Kahramanı Jack London gibi gazeteci, savaş muhabiri, romancı, macera insanı, kendi deyimiyle 'Hep Jacqueline London olmak isteyen' Fallaci kitabıyla ve hayatla ilgili düşüncelerini çarpıcı ifadelerle anlatıyor.
İşte etkileyici parçalar...
Savaş
"Savaş hep benimle birlikte oldu. Silahlar, patlamalar, korku, dehşet, cesaret... Savaşa dair her şeyi yaşadım. Umarım Tanrı, Allah'ın oğullarına savurduğum bu çığlığı duyar. Savaşta doğdum, savaşta büyüdüm, savaş nedir sizden çok daha iyi bilirim. Ölmek için başkalarının da ölmesini isteyen sizin gibilerden daha şerefli ve cesurum. Savaş istediniz, savaşı göreceksiniz" (...)
"8 Eylül 1943'te savaşmadan kendini Almanlara teslim eden İtalyan askerleriyle, 1945'te Berlin'i son asker ölene kadar savunan Almanlar arasında fark var. Buna saygı duyuyorum. Tora Bora'da direnen El Kaide'ye de büyük saygı duyuyorum. Düşmanın kahramanlığı inkâr edilebilir mi? Ederseniz fanatiksiniz demektir." (...)
"Kendimi hiçbir zaman zorlu bir çatışmadan canlı çıktığım anki kadar canlı hissetmedim. İnsan yaşadığını böyle anlarda fark ediyor."
Bin Ladin
"Bin Ladin'in çok büyük bir kişilik olduğunu kimse inkâr edemez. Ben de etmiyorum. Humeyni kadar önemli bence, onun gibi tutkudan doğmuş biri. Bizim artık böyle kişiliklerimiz yok. Belki de sorun burada. Danton, Robespierre, Napolyon, Garibaldi, Lenin, Stalin, Churchill, Hitler... Orada bitiyor. Yarım yüzyıldır Batı kişiliksiz, vasat, yalnızca titri olan isimler üretiyor. Picasso'dan bu yana sanat dünyasının da aynı durumda olduğunu düşünüyorum. Çünkü tutkularımızı kaybettik. Onun yerine aklı koyduk. Hedonizm, konfor ve lüksü bir şey sandık. Yanlış yorumlanan bir eşitlik kavramıyla kişiliği ve dehayı yok ettik. Sadece refahla, teknolojiyle, bilimle yaşanmaz. Yarım yüzyıldır sanat nerede, şiir nerede; söyleyin."
Bağımsızlık
"Bugün İtalyan basınında beni eleştiren sağ ve sol gazeteler var. İkisinin de başlıklarına bakın, aynı toleranssızlığı bulursunuz. Serbest düşünme, kendi beynini kullanma acizliği. Oysa ben hiçbir partiye kayıtlı değilim. Hiçbir gruba, hiçbir edebiyat mafyasına bağlı değilim. Kimse hakkında kötü konuşmam. Kendi içimde, kapalı ve mütevazı bir hayat yaşıyorum. Başarılı mıyım? Mutlu muyum? Bu yaşta artık şunu biliyorum. Başarıyla mutluluğun birbirine bağlı olduğunu sanan aptallar hâlâ var. Sinemanın, müziğin, edebiyatın dev isimlerini düşünün. Aptallar onlara kötü davranır, kıskanır çünkü onları çok mutlu sanırlar. Ama mutluluğun başarıyla, açlıkla, popüler olmakla, zengin olmakla ilgisi yoktur. Başarı çoğu zaman mutsuzluğu beraberinde getirir. Bir keresinde Elizabeth Taylor, "Başarı deodorant gibidir" demişti. Benim kötü kokan bir şeyim olmadığı için buna da ihtiyacım yok."
Kanser
"Hayatımda bir yaratık var: Kanser. Onun akıllı bir yaratık olduğuna, düşünebildiğine inanıyorum. On yıl önce bir kisti aldırdığımda görmek istemiştim neye benzediğini. Mikroskopta inceledim. Hani rock konserine giden binlerce insanın hareketliliği vardır ya, öyle bir manzaraydı. İyiler ve kötüler savaşıyordu. Sanki başka bir dünyadan gelmiş yaratıklar gibiydiler. O günden beri onunla konuşuyorum. Bin Ladin de böyle bir şey. O da karşıma gelse, yaratığımla konuştuğum gibi konuşurum onunla. Onun da nerede olduğu belli değil. Nerede saklandığını bilmiyorum ama beni öldürmek istediğini biliyorum. Ona diyorum ki: 'Yaşamak için bana ihtiyacın olduğunu görmüyor musun? Beni öldürürsen sen de ölürsün, bunu anlamıyor musun?'"
Sigara
"Sigara ciğerleri dezenfekte eder. Sigaraya yakıştırılan tüm bu insafsız kötülükler, beceriksiz ve tembel doktorların uydurması. Kalbin mi rahatsız? Sigara. Miden mi ağrıyor? Sigaradan. Ayağında bir ağrı mı var? Sigara yapıyor. Kanser misin? Sigara tabii ki. Annem sigara içmezdi, kanserden öldü. Babam sigara içmezdi, o da kanserden öldü. Amcam, iki kız kardeşim sigara içmezlerdi, kanserden öldüler. Bizim evde sadece kanserden ölünür. Ben de öyle öleceğim. Sigaradan değil." (...)
"Körfez krizi sırasında Saddam'ın yaktığı petrol kuyularının olduğu bölgede kalmıştım. Doktorum 'O kara dumanın içinde nefes almışsın' dedi, 'Sanki bir milyar sigara içmiş gibisin. Artık ne istersen iç bence...'"
Yaşlılık
"Ancak aptallar yaşlandıkça daha genç görünmeye çalışır. Erkekler kellerini
saklar, kadınlar estetik olur. Ben böyle endişeler hiç duymadım hayatta. Yaşlılık bir fetihdir, bir şanstır. Şans çünkü alternatifi mezar. Gençken özgürce yaşadığınızı sanırsınız ama yaşlanınca gerçekten özgür olursunuz. Siyasi ya da sosyal özgürlükle psikolojik özgürlüğün farkı bu. Yaşlılık bir katarsis. Hiçbir şey, hiç kimse seni korkutamaz. Gençken her şey tahminlerden ibarettir. Her haltı bildiğini sanırsın ama hiçbir şeyden haberin yoktur. Yaşlanınca ise ne kadar az şey bildiğini fark edersin, Sokrates gibi. Bir de hayatın ne kadar kısa olduğunu anlıyor insan."