Festivalin ardından

Genelde film festivallerinin görevi, içinde bulundukları yıla ait dünya sinemasının iyi ürünlerini derleyerek kendi izleyicilerinin önüne getirmektir.

Hülya Uçansu
Uluslararası İstanbul Film Festivali yönetmeni.
Genelde film festivallerinin görevi, içinde bulundukları yıla ait dünya sinemasının iyi ürünlerini derleyerek kendi izleyicilerinin önüne getirmektir. Bu tarif çerçevesinde, yabancı eleştirmenlerden de aldığım görüşler doğrultusunda, 2002 yılına ait filmlerin iyi örneklerinin, doyurucu bir programla İstanbullu izleyiciye sunulduğu kanaatindeyim. Gösterilen 185 uzun metraj filmin içinde, her filmin her izleyiciyi memnun etmesi tabii ki beklenemez. Ancak, 40'ı aşkın ülkenin o sene çıkardığı önde gelen filmleri göstermeyi başardık. Bunun yanı sıra, ülkemizde sinema klasikleri sistemli olarak geniş kitlelere iletilmediği için, programımızın yüzde otuzunu klasiklere ayırıyoruz. Imamura'nın en iyi 11 yapıtından oluşan toplu gösteri, bugüne kadar yaptığımız
en kapsamlı gösteriydi. Diğerlerinde, bazı tekrarlar olabilir. Örneğin Nanni Moretti'nin
festivalimize katılımı söz konusuydu ve bu yüzden daha önce gösterdiğimiz bazı filmlerini de programa aldık. Bütün festivallerde bu anlamda küçük tekrarlar teamüldendir.
Bu yıl ulusal yarışmadaki filmlerimize gelince, yüksek sayıda ve nitelikli bir katılım vardı. Ne yazık ki, Büyük Adam Küçük Aşk sansürlendi. Uluslararası yarışmalara katılan Türk filmlerinin işletme belgesine tabi olmaması için çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bunun dışında, diğer yarışma filmlerinin yönetmen, oyuncu ve teknik ekiplerinin büyük bir çoğunluğu gösterimlere katıldılar. Filmlerden sonra, soru - cevaplar
çok coşkulu yaşandı. Festival, geçen yıllara göre daha fazla sayıda konuk ağırladı. Festivalin resmi oteli The Marmara'da kurulan merkez, konukların festivalle ilgili haberleri anında ülkelerine gönderebilmeleri,
kaçırdıkları filmleri takip edebilmeleri açısından çok yararlı sonuçlar verdi.
Seyirci sayısında ise, bu coşkuya ters orantılı bir düşüş oldu. Salonlar dolu gibi görünüyordu ama, geçen seneki 125 binlik bilet sayısı, kesinleşmeyen rakamlara göre 96 bin'e düştü. Sanırız bu, genel sinema piyasasında son üç ayda yaşanan yüzde 40'lık düşüşün yansıması. Bilet fiyatlarının yüksek olduğuna dair eleştiriler aldık ve bunları yeniden değerlendireceğiz. Fiyatlar konusunda
Beyoğlu sinemalarına yakın durmaya çalışıyoruz. Ama demek ki, o dahi pahalı geliyor.
Önümüzdeki yıl, ağırlıklı olarak, Türk sinemasının dünyaya açılmasıyla ilgili çalışmalar yapacağız. Çünkü dünya sinemasının
ürünlerini İstanbul izleyicilerinin önüne getiriyoruz ve uluslararası düzeyde bir festivali, yapılması gerektiği gibi yapıyoruz. Bu söylediğimin ne demek olduğunu en çok yurt dışındaki festivallere katılan yönetmenlerimiz, eleştirmenlerimiz bilirler.
Kutlukhan Kutlu
FIPRESCI jüri üyesi
Uluslararası İstanbul Film Festivali, konukları için, özellikle de yabancı konukları için çok cazip bir festival.
İstanbul'un kendi cazibesinin ötesine geçen, iyi organizasyonla ve konukseverlikle perçinlenen bir cazibe bu. Ancak çoğu festivalde olduğu gibi, burada da jüri üyeliği yapmanın şöyle bir talihsiz tarafı var: Sadece yarışma bölümlerinden oluşan epey yoğun bir programa girdiğinizden, festivali bütün bölümleriyle doyasıya yaşayamıyor, görmek istediğiniz birçok filmi göremiyorsunuz. Ben bu yıl bu mini - kahır üzerinden bir de mini - lütuf sahibi oldum: Bir haftalığına da olsa, kendime bir program çıkarmak zorunda kalmadım.
Bu gönüllü köleliğin en dikkat çekici yan etkisi, ustaların filmlerinin ve klasiklerin tamamen dışında yaşamaktı. Bu yoksunluk içinde, her yıl festivalde toplu gösterimlere
ya da belli sinemacılardan yapılmış seçkilere ne kadar önem verdiğimizi bir kez daha farkettim. Klasikler, her zaman çok etkili bir kutup. Ancak bana öyle geliyor ki, klasiklerin gördüğü ilginin bir bölümü de, festivalin kısa sürede çok sayıda film sunması sonucunda, yeterince bilgilenme ve seçim yapma konusunda çektiğimiz güçlüklerden
kaynaklanıyor. Bir kez ustaların ve klasiklerin dışına çıktığınızda, festival bambaşka bir mantığa bürünüyor ve gerçekten de hiç bilmediğiniz sinemalarla tanışmaya başlıyorsunuz. Dünyadaki genç sinema izleyicilerinin büyük bölümünün bir anlamda kendilerine 90'lardan başlayan "tampon" bir klasikler kuşağı yaratmaya doğru gittiğini de düşünürseniz... Festivalin önümüzdeki yıllarda bu eğilimi göz önüne alması ve retrospektifleri belirlerken günümüzün yeni sinemacılarına daha çok yer ayırması beklenebilir.
Bu yılki festivalin en çok konuşulan konularından biri, Handan İpekçi'nin Büyük Adam Küçük Aşk'ının yasaklanmasıydı. Özellikle yabancı konuklara, gösterime girmiş, epey seyirci çekmiş ve Altın Portakal
kazanmış bir filmin nasıl olup da sonradan yasaklandığını ve yarışma hakkından mahrum bırakıldığını açıklamak gerçekten çok güç bir işti - anlaşılabilir bir şekilde, zihinleri bu derece tuhaf bir durumu kabul etmekte zorlandı.
Bunun dışında, benim için bu yılın en dikkat çekici tarafı, FIPRESCI jürisi üyeleri başta olmak üzere konuştuğum yabancı sinema yazarlarının çoğunun Zeki Demirkubuz'un sinemasından etkilenmiş olmasıydı (malumunuz, FIPRESCI Jürisi Demirkubuz'un Yazgı'sını Uluslararası Yarışma'da;
İtiraf'ınıysa Ulusal Yarışma'da ödüle değer buldu). Öyle görünüyor ki Zeki Demirkubuz, ülke dışında da birçok izleyiciyi insan doğasının "karanlık tarafları"na doğru yolculuğa çıkarma fırsatı bulacak.
Uğur Bayazıt
Seyirci
Geçtiğimiz haftasonu İstanbul, 170'i aşkın filmi, etkinlikleri, her zaman hedeflediği ve bünyesinde korumak istediği görkemli organizasyonu ile 21. Uluslararası Film Festivalini geride bıraktı.
Değerlendirme amacı güderek festivalin geçmiş yıllarına dair katalogları karıştırdığınızda, bu yılki festival programının geçmiş yıllardaki programların içeriğine oranla tatmin edici olamaması dikkat çekiciydi. Aynı emeğin ve özverinin gösterildiğine şüphe yok. Özellikle de bu kriz döneminde festivali gerçekleştirebilecek
bir bütçenin oluşturulmasında. Yine de bir seyirci olarak aklınızdan kimi keyfi düşünceleri geçirmeden edemiyorsunuz. Festival programında gösterilen, yıl boyunca yabancı basından takip ettiğimiz kadarıyla adından söz ettirmiş belli başlı filmlerin gösteriminin yanı sıra bu filmlere bir alternatif oluşturacak filmlere yer verilmemesi, festivalin her yılki ortalama film sayısını ve çeşitliliğini korumaya çalışırken gösterdiği filmlerin kalitesinden ödün verdiği izlenimini yaratması gibi.
Bu yılki Uluslararası İstanbul Film Festivali, yeni yüzler tanımaktan çok eski yüzlerle tekrar karşılaşma, anıları tazeleme yılıydı. Festivalin belki de en önemli bölümü Alain Delon filmlerinin toplu gösterisiydi. Bu programa dahil olan kimi usta yönetmenlerin önemli filmlerini izleme fırsatı bulduk. Festivalin en ilgi çekici bölümlerinden biri olan 'Bir Kült Figür' başlığı altında gösterilen Christopher Lee filmleri festivali renklendiren hoş bir sürprizdi.
Daha önceki yıllarda Başta Tom Tykwer olmak üzere gerçekten de keşfe değer isimlerin tanıtıldığı 'Genç Bir Yönetmen Mercek Altında' bölümünde Alejandro Amenabar'ın daha önce ülkemizde gösterime girmiş filmi Aç Gözünü ile ilk filmi Tez'in gösterilmesi biraz gülünç ve geç alınmış bir karar izlenimi yaratıyordu. Aynı, Joseph Losey imzalı Don Giovanni dışında kolaya kaçılmış seçkilerden oluşan Beyazperdede Müzik bölümünün yarattığı etki gibi.
Çok doğru bir zamanlama ile 'Ustalara Saygı' bölümünde kimi filmlerini tekrar izleme fırsatı bulduğumuz Nanni Moretti'nin filmleri, yönetmenin katılımı ile de festival heyecanını daha da keyifli bir hale getirdi. Programın aynı bölümünde, daha zor bir tercih teşkil eden, uzun zamandır merak uyandıran kimi yakın tarihli filmleri ile Shohei İmmamura filmlerinin toplu gösterisi yerinde bir karardı.
Festival koşuşturması sırasında ilk günden rezervasyon yapmış olmanıza rağmen yoğun izleyici talebi nedeniyle zar zor bilet bulabildiğiniz kimi filmlerin vizyona gireceğini ancak filmin gösteriminden önce haklarını satın almış şirketin reklamının belirmesiyle öğrenmeniz her yıl olduğu gibi bu yıl da tatsız bir durum teşkil ediyordu.