Fikret Kuşkan: Cüneyt Arkın'ı nasıl öldüremedim?

Fikret Kuşkan: Cüneyt Arkın'ı nasıl öldüremedim?
Fikret Kuşkan: Cüneyt Arkın'ı nasıl öldüremedim?
Sinema oyuncusu Fikret Kuşkan'ın; Cüneyt Arkın'ın, ölüm tehlikesi olan ciddi bir trafik kazası geçirmesine sebep olduğunu biliyor muydunuz? Hem de bile isteye... Fikret Kuşkan, Cüneyt Arkın'ı nasıl 'öldüremediğini' yazdı...

RADİKAL - Sinema ve TV oyuncusu Fikret Kuşkan, OT dergi’sinin aralık sayısında kaleme aldığı yazıda, Cüneyt Arkın’ı 'nasıl öldüremediğini' anlatan bir yazı kaleme aldı. 1976 yılında İstinye’ye film çekmek için giden Cüneyt Arkın’ı hastanelik eden Fikret Kuşkan, o dönemden sonra ilk kez başrolde Cüneyt Arkın’la karşılaşma hikâyesini yazdı:

İşte Kuşkan’ın yazısından bazı bölümler:

“CÜNEYT ARKIN GELİYOR…”
1976 yılı... 11 yaşındayım. Henüz daha Belgrad sırtlarından denize bağlanan akarsular ve dereler yok edilmemiş... Mahallenin Laz uşaklarıyla analarımızın patiskadan diktiği donlarla İstinye deresinde hem yüzüyoruz hem de peynir tenekelerinin dibini delip elek yaparak balık avlıyoruz. Sonra da tuttuğumuz balıkları dere kenarında sopaya dizip ateşte kızartıp mideye indiriyoruz. Haliyle evde öğle yemekleri için kendini parçalayan analarımız avuçlarını yalıyor.
Gene bir gün bu ziyafetin öncesi derede avdayız... Mahalleden Ayı Polatkan, nam-ı diğer Kotkafa avazı çıktığı kadar bize doğru bağırarak koşuyor. "Cüneeeeeyt Aaaaarkıııın.... Cüneeeeeyt Arkııııın  oğluuuummmm!
Bütün çocuklar derenin içinde donup kalıyoruz...

HEPİNİZE BENDEN İMZALI FOTO!
…Bir Cüneyt Arkın’a, bir de birbirimizin suratına baktığımızı hiç unutmuyorum. N’oluyordu lan, kaç defa Cüneyt Arkın izlemiştik televizyonda, bir gariplik vardı!
Aynı yüz, aynı vücut! Ama ses! Ses onun sesi değildi! Bizim izlediğimiz ses bu ses değildi, N’oluyordu oğluuuum!
Biz aptal aptal ona bakarken, durumu çözmeye çalışırken o konuşmaya devam ediyordu.
"Size söz, çekimim bitsin, sessizce beklerseniz hepinize benden imzalı foto! Söz mü, ses çıkarmak yok, hadi gidin şu setin dışındaki taburelerde oturun beni bekleyin!”

CÜNEYT ARKIN GİTMİŞ!
…Gözümü bir açıyorum. Sidikli dahil herkes horul horul çimlerde uyuyor...
Kalkıp etrafıma bakayım diyorum, Cüneyt Ağbi'yi kesmeye devam edeyim diyorum... O da ne! Etrafta ne set var, ne filmciler, ne de Malkoçoğlu... Ulen nasıl uyduysak, ne rüyalar gördüysek...”

CÜNEYT ARKIN HASTANELİK!
Yolda beyaz bir Mercedes belirdi. 75-76 model. Viraja yaklaşıyor. Gayet sakince, her zaman yaptığım gibi, granit bir kayayı elime alıp gelişigüzel fırlatıyorum Mercedes’e. Şu yaşımdan baktığımda yaptıklarımla ıslahevlerinden zor yırtmışım diyorum. Düşündükçe de en derinlerde yer alan baba öfkem dışarıya alabildiğine şiddet kusuyor. Baba dendiğinde hâlâ yalnızlığım gelir aklıma! Barışığım bu durumla derim ama...
O granite n'oldu peki?
Olabilecek en kötü şey oldu tabii.
Taş beyaz Mercedes’i darmaduman etti bıraktı. Küçücük sandığım taş, arabanın ön camından girdi, sürücü önce sol yaptı, ters yöne düştü, karşıdan gelen arabaya çarpmamak için sağ yaptı, hakimiyetini kaybetti, gümmmm diye gitti sağdaki (iyi ki!) yılların çınar ağacına bodozlama daldı!


YILLAR SONRA CÜNEYT ARKIN’LA…
... Konservatuardan yeni mezun olmuşum ve ilk başrolümü oynuyorum, hem de Cüneyt Arkın’la. Yani hayatımın travmasını yaratan adamla.
Kör, faşist bir iş adamını ve aynı zamanda da babamı oynuyor Cüneyt Ağbi. Set eve uzak olduğundan, set olarak kullanılan kırk odalı bir av köşkünde kalıyoruz biz de; Serdar, ben ve Yavuz aynı odadayız.
Set güzel başlıyor. Okumalar, provalar... Derken çekim başlıyor. Sahnelerin çoğunda Cüneyt Ağbi'yle aynı sahnelerimiz…
…"Günaydın" diyorum, "O senin günaydının, ne biliyorsun benimki karanlık" diyor. "Çay kahve?" diye soruyorum, "Senden kahve mi istedik" diyor. "Ağbi senaryoya birlikte bir baksak mı?" diyorum, "İşine bak sen!" diyor.
Ne bok yiyeceğimi bilemiyordum. Ama bir yolunu bulmalıydım. İlk başrolümde film ve karakter uçuruma sürükleniyordu.
Kafayı sıyırıp yanına giderek, "Ağbi bak, sadece faşist bir babayı oynuyorsun, bana faşist gibi davranmana  gerek yok" diyeceğim, geçmişteki suçum yüzüme tokat gibi çarpıyor!

O TAŞI BEN ATTIM…
"Ağbi, sene 1976, sen altında beyaz Mercedes, Yeniköy yokuşundan çıkıyorsun. Sonra birden kendini yaşlı çınar ağacına önden dalmış buluyorsun. Elinde bir taş, kafan gözün patlamış, kan revan içindesin. Arabalar yanında duruyor, her yer feryat figan, ambulanslar..." 
Malkoçoğlu ben anlattıkça göz bebekleri büyüyor, gözleri yerlerinden fırlayacak oluyor, tüm detayıyla olayı anlatınca.
Dayanamıyorum... "İşte o taşı sana ben attım ağbi, ben attım" diyorum.
Ne kadar sessizlik oldu bilmiyorum. Ben devam ediyorum, ona söz ve dayak hakkını toptan teslim etmeden... Kâbusumla yüzleşmeliyim diye düşünüyorum çünkü.
"Yan koltuktan sarışın bir abla indirdiler, baygın haldeydi. Onun da kafası gözü kan revan içindeydi ağbi..."
Malkoçoğlu dinliyordu sadece, mimiklerini okuyamıyordum.  Hiç renk vermiyordu.
"Sen o gün bugündür benim kâbusumsun ağbi, senin yüzünden kaç kez altıma işedim ben biliyor musun? Kadere bak ki burada karşıma çıktın, bu sette de kâbusum olmaya devam ettin" diyorum. Susuyor...


NE OLACAKSA OLSUN
"Cezamı kes ağbi, yalvarırım" diyorum...
Oturduğu koltuktan yavaşça kalkıyor, gözlerimin içine bakarak, aramızdaki bir metrelik alanı yavaş adımlarla katediyor. Başlıyor bağırmaya...
"Vay piiiç, demek o sensin haaaa" diyor.
Susuyorum.
"Bana o kazayı yaptırtan sen misin lan" diyor.Susuyorum.
"Bir de karşıma geçmiş, pabuç kadar dilinle bana yaptıklarını mı anlatıyorsun" diyor.
Susuyorum.
Birden elini havaya kaldırıyor...
Ne olacaksa olsun diyorum artık.
Ayağım yerden kesiliyor.
Gözümü bir açıyorum, sımsıkı sarılmış bana.
Derin bir nefes alıyorum... Öyle böyle değil.
"Git ordan bana bir sade kahve getir bakayım" diyor.
Tir tir titriyorum.  Topuklayıp kahvesini getiriyorum.
"Ah be oğlum, öldürecektin bizi az kalsın" diyor.
"Eee ağbi, sen de bize imzalı fotoğraf sözü verdin ama tutmadan gittin sözünü, ben de intikamımı aldım" diyorum...
Kâbusumdan kurtuluyorum o an. Önüme bakıyorum, kendi kendime gülümsüyorum. Kimse anlamıyor.

Yazının tamamı Ot Dergi'nin aralık sayısında.