Filistin'e pedal çevirenler anlatıyor

Filistin'e pedal çevirenler anlatıyor
Filistin'e pedal çevirenler anlatıyor

Seda Gökçe, Emek Eren ve Ayşin Başkır (soldan sağa), Beyrut?tan Filistin?e bisikletle giden ekipteydi. Bol hikâyeyle geçen hafta döndüler. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Mayıs başında 'Barış İçin Kadınları İzleyin' hareketiyle birlikte Beyrut'tan Filistin'e bisikletle giden ekipten Ayşin Başkır, Emek Eren ve Seda Gökçe'yle yol izlenimlerini ve bu dev organizasyonu konuştuk
Haber: NİGAR AVŞAR / Arşivi

3 Mayıs’ta İstanbul’dan Beyrut’a hareket eden uçakta yaşları 20-52 arasında değişen bir grup kadın vardı. Amaçları Ortadoğu’daki barış sürecine katkıda bulunmak olan bu kadınlar, ‘Follow The Women For Peace-Barış İçin Kadınları İzleyin’ adı verilen ve dört yıldır 30 ülkeden 500’e yakın kadının katıldığı eylemle barışa pedal çevirecekti. Yolculuk 300 kilometrelik parkurda, Suriye-Şam, Ürdün ve Amman’ın ardından Filistin’de son buldu. Emine Erdoğan’ın da verdiği destekle yollara düşen ekip, 13 gün boyunca, savaşın gölgesindeki topraklara karışan hazin hikâyelerin, bir o kadar da heyecanın ve neşenin eksik olmadığı anlar yaşayarak memleket döndü.

Pippa Bacca’nın barış mücadelesini de yaşatmak isteyen Türkiyeli kadınlar, Bahar Korçan imzalı tasarım gelinliği de Ortadoğu barışına, Pippa Bacca’nın mücadelesine adadı. Gelinlik şu anda, Filistin’deki bir üniversitenin tiyatro kulübünün demirbaş listesinde. Yolculukta yaşadıklarını pedal çevirenlerden, Ayşin Başkır, Emek Eren ve Seda Gökçe’den dinliyoruz.

‘Barış İçin Kadınları Kadınları İzleyin’ eylemine neden katıldınız?
Emek Eren: Ortadoğu’daki çatışmalar hepimizin duyarlı olduğu konular. Eylemi duyduğum ilk andan itibaren hayranlıkla izliyorum. Bu outdoor etkinliği değil, dünyanın dikkatini bölgeye çekmek için yapılan bir eylem. Benim için katılmamak düşünülemezdi.
Ayşin Başkır: Tesadüfen internet sitelerini keşfettim ve inanılmaz hoşuma gitti. Aynı zamanda bisikletçiyim, anneyim. Oradaki kadınların ve çocukların acılarına bakmak, tecrübe etmek istedim gerçekten.
Seda Gökçe: İki neden baskındı: Bir, eyleme katılmak istiyordum. Bir şeyleri sadece televizyondan izlemek, eli kolu bağlı durmak zor geldi. İkincisi, orayı kendim deneyimlemek istiyordum. Bu kadar çok mülteci kampına gidip insanlarla görüşebileceğim başka bir yol var mı?

Bugüne kadar Ortadoğu’ya dair zihninizde ne vardı, neyle karşılaştınız?
E.E.: Kafamızdakiler çok değişmedi. Belki Kuzey Avrupa’dan gelen kadınlar daha fazla yaşamıştır. Mesela Suriye’de her yerde başkan Beşir’in fotoğrafları var, Romanya’dan gelen arkadaşlar Çavuşesku zamanındaki baskıyı yaşadıklarından kendilerini kötü hissetmişler.
A.B.: Filistin’e girdiğimiz anda şunu gördük: İnsanlar zor koşullara rağmen hayatlarını devam ettiriyor. Çok tehlikeli bir yer değil, oraya turist olarak da gidebiliriz. Fakat turist olarak gitmeyi düşünmüyoruz bile.

Güzergâhın duraklarından da bahsedelim.
A.B.: İlk olarak Beyrut’a gittik. Bizlerle ilgili inanılmaz güvenlik önlemleri vardı. Karşıdan karşıya geçerken bile askerler yolu keserek bizi geçiriyordular.
E.E.: Şehirdeki gerilim sürekli hissediliyor. Şehir merkezinde engeller var sürekli, polisler orada bekliyor ve her araç gece saatlerinde şehrin merkezine giremiyor. Bize çok normal gelmiyor, ama oradakiler için gayet normal.
A.B.: Lübnan’da Filistin mülteci kampına gittik, fakat içeri giremedik. Bunun yanında bizim için hazırlanmış bir tören vardı.
E.E.: Zaten her yerde törenlerle karşılanıyorduk. Filistin mülteci kampında çocuklar asker kıyafetleriyle halk oyunları oynadılar bize. Ellerinde tahta tüfekleriyle...
S.G.: Suriye’de, Filistin’te en güzel düğün kıyafetleriyle karşılandık. Mülteci kamplarına gittiğimizde tertemiz, rengârenk kıyafetler giymiş oluyordu kadınlar, çocuklar. Bunun dışında, oraya onları dinlemek için gittiğimizi biliyorlardı ve hepsi dertlerini anlatmak için çok istekliydi. Elinizi tutarak, nüfus kâğıtlarını göstererek hikâyelerini anlatmak için bütün gün beklemiş olmaları inanılmazdı gerçekten.

Bu eylemin aracının bisiklet olması ne anlama geliyor peki?
E.E.: Geçtiğimiz ülkelerde bisiklet sadece erkeklerin kullandığı bir araç. Zaten bu ayrımı çok rahat anlayabiliyorduk, çünkü Avrupa’dan  gelenler gayet rahat, profesyonelken, Doğulu kadınlar daha acemi biniyordu, onlar da gündelik yaşamlarında bisiklet kullanamıyorlar. Dolayısıyla o ülkelerden bisikletle geçmenin böyle de bir simgesi vardı. 
S.G.: O zaman Filistinli Muhammed’in hikâyesini anlatalım. Filistin’e giden iki bisiklet grubu var. Biri biziz, diğeri de 98’den beri Londra’dan Filistin’e gelen profesyonel bisikletçilerin yaptığı barış turu. Onlar Filistin’e ulaştıkları zaman, çıkması oldukça zor olan bir tepeye çıkıyorlar. Filistinli bir çocuk da bu ekibin arkasına takılıyor, ‘Ben de sizinle çıkacağım’ diye tutturuyor. Bisikleti de külüstür. Kimse çıkabileceğine ihtimal vermiyor, ama çıkıyor. Bunun üzerine, ekipten Filistinli bir kadın Muhammed için para toplayarak profesyonel bir bisiklet alıyor. Birkaç sene sonra da Londra’dan katılıyor o tura ve Filistin’de bitiriyor. Muhammed’in en büyük isteği de kendi ülkesinin bayrağıyla olimpiyatlara, uluslararası organizasyonlara katılmak şimdi.

Laik ve Müslüman bir ülkeden gidiyor olmanız insanlarda ne yarattı sizce?
E.E.: Mesela Danimarkalılar bu karikatür krizinden sonra İslam ülkelerine karşı temkinli olmalarına rağmen, diğer Avrupa ülkelerinden gelen katılımcılara göre daha ilgililerdi. Dört-beş Danimarkalı sırayla gelip Türkiye’nin insan haklarıyla ilgili sorular soruyordu. En güzel tarafı şuydu: Bütün bu muhabbetler bisiklet üzerinde oluyordu. Giderken yanına biri yanaşıyor, sonra yol boyunca konuşuyorsun. ‘Türkiye’de İslami bir parti var. Bu hayatınızı nasıl etkiliyor’, ‘İran olmaktan korkuluyor mu’ gibi sorular da soruluyordu. Bir sürü kadın var, hiçbiri ülkelerinin politikalarını da savunmuyor. Barış için gelmiş kadınlar, herkesin amacı aynı.

En unutamayacağınız an neydi?
A.B.: Muhammed’den çok etkilendim. Onun Filistinli bir bisikletçi olarak ülkesini temsil etme gayreti göstermesi. Bir bisikletçi olarak bisikletin özgürlük olduğunu söylerim, ama Muhammed için gerçekten özgürlük.
S.G.: Mülteci kamplarındaki insanların hepsi evlerinin anahtarlarını saklıyor. Bir miras olarak da çocuklarına, torunlarına iletiyorlar o anahtarı. Bir gün ben olmasam bile çocuğum geri dönecek ve o kapıyı açacak diye umut taşıyorlar.
E.E.: Güzel, güneşli bir günde Nablus’un sokaklarında dolaşıyoruz. Çok güzel bir şehir; gölgelikli, dar, kemerli sokakları var. Bir anda karşınıza duvarda bir fotoğraf çıkıyor. Altında da şunlar yazıyor: Bu çocuk, bu sokakta oynarken, vurularak öldü. Bir sonraki sokağa gidiyorsun, bina yıkıntısının üzerindeki bir başka yazıyı görüyorsunuz: Burada bir aile ölmüştür. Bütün sokaklarda savaşın izlerini hissediyorsun. Ama asla unutmak istemiyorlar.