Fırat Çelik: Bizim diziler batılılara çok farklı geliyor

Fırat Çelik: Bizim diziler batılılara çok farklı geliyor
Fırat Çelik: Bizim diziler batılılara çok farklı geliyor
Bu sezon, Kanal D dizisi "Poyraz Karayel"in ekibine dahil olan Fırat Çelik, XOXO The Mag'ın sorularını yanıtladı.

Yüksek tempoda çalışan oyuncu, halinden memnun ama... Aile özleminin büyüdüğünü gizlemiyor: “Ailem hâlâ Paris’te yaşıyor. Uzun zamandır göremediğim için nasıl bir fırsat yaratırım da onları görmeye giderim diye düşünüyorum.”

Bu aralar sürekli düşündüğün bir şey var mı? 
- Yapmam gereken bir sürü iş ve hayal ettiğim bir sürü şey var. Ama bu aralar ailevi meseleler beni daha çok düşündürüyor. Uzun zamandır ailemi göremediğim için yatıp kalkıp nasıl bir fırsat yaratırım da onları görmeye giderim diye düşünüp duruyorum. Yeğenlerim arayıp beni çok özlediklerini söylüyorlar ama bu aralar o kadar yoğunum ki, bir türlü onları ziyaret edemedim. Onları görmek için en uygun fırsatı kolluyorum.

Ailen hâlâ Paris’te mi yaşıyor? 
- Evet, hâlâ oradalar.

Türkçe’yi buraya geldiğinde öğrendiğin doğru mu? 
- Türkiye’ye ilk geldiğim zamanlarda cümle kurmak benim için çok zordu. Hatta anlaşılabilmek ve kendimi anlatabilmek için bir süre İngilizce konuştum. Annem ve babamdan edindiğim bir kulak dolgunluğu vardı tabii ama onlar Türkçe konuşsalar bile biz Fransızca cevap veriyorduk. Bu yüzden, İstanbul’a geldiğimde çok zorluk çektim. Hatta geçenlerde, burada girdiğim ilk seçmelerin kayıtlarından birisine denk geldim; rolün tamamını ezberlemişim, ne söylediğime dair en ufak fikrim yok, ağzımı açmasam daha iyi. Sonra fark ettim ki Türkçe’yi çözmem gerekiyor. Birçok yerden ders aldım, birçok kişiyle bire bir çalıştım, sonunda Türkçe’yi söktüm. İki kelimeyi yan yana getiremezken, şimdi herhangi bir sıkıntı çekmeden Türkçe konuşabiliyorum.

Eh haliyle, senin oynadığın dizilerde seslendirmeye başvurulmuştur. “Sana seslendirme yapacağız” dediklerinde kendini garip hissetmedin mi? 
- Kesinlikle çok garip hissettim ama kabul etmek zorundaydım çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Yabancısın, Türkçe konuşamıyorsun ama İzmir’in taşrasında doğup büyümüş bir karakteri canlandırman gerekiyor. “Fatmagül’ün Suçu Ne?” zamanında daha çok tazeydim, her şey çok yeniydi, işin başındaydım. Haliyle itiraz edemedim. Ama ses o kadar önemli ve bütünleştirici bir şey ki, bu durumun oyunculuğumu etkilemesinden korktum. Monitörden baktığımda harika bir sahne görüyorum, hakikaten güzel oynamışım diyorum, günün sonunda televizyonda başka bir ses duyduğumda her şey bitiveriyor. Mimiklerle uymuyor, beni yansıtmıyor, çok garip bir durum. Tabii seyircinin olan bitenden haberi yok. İnsanlar bana gelip sesiniz çok etkileyici diyorlardı, ben kem küm edip gülüyordum. Özetle, zor bir durumdu.

Buraya gelmeden önce hayalinde canlandırdığın İstanbul ve bugün yaşadığın şehir arasında nasıl farklar var? 
- İlk hissettiğim şey kesinlikle hayal kırıklığı değildi. Küçücük bir mahalleden çıkıp, büyük bir kaosun içine geldim ve İstanbul olgunlaştığım yer oldu. Sanki her şeyim elimden alınmıştı. İstanbul gibi bir şehirde böyle bir deneyim yaşamak gerçekten çok zor. İnsanlara güvenmek, kültürü ve dili özümsemek uzun zamanımı aldı. Tesadüf demek de çok yanlış olur çünkü tesadüf diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. 28 sene Paris’te yaşadıktan sonra buraya gelmem ve ayaklarımın üzerinde durmam gerekiyordu, hepsi bu.

Tesadüf diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorsun ama Thierry Harcourt ile aynı mahallede yaşarken adamın yönetmen olduğundan haberdar değilmişsin. 
- Thierry ile sürekli karşılaşıyorduk ama asla iki kelime etmiyorduk. Sadece birbirimize bakmakla yetiniyorduk. Bir gün ikimiz de merakımıza yenik düştük ve konuşmaya başladık. O bana ne yaptığını anlattı, ben de ona... Bana kafasındaki projeden bahsetti, dış görünüş olarak, beni kafasındaki karaktere yakıştırdığını anlattı. Seni tanımıyorum ama eğer cesur bir adamsan, bu işi kabul eder ve benimle çalışırsın dedi. Daha 20 yaşındaydım ve kendimi tam anlamıyla tanımıyordum. Ama o bana bu fırsatı tanıdı, ben de cesaretimi toplayıp teklifi kabul ettim. Tesadüften de öte, aramızdaki bağ çok farklıydı.

Hâlâ görüşüyor musunuz? 
- Tabii. Thierry benim mentorum gibi. Kötü hissettiğimde, acı çektiğimde, birini kıskandığımda hemen onu arıyorum.

Peki İstanbul Film Festivali’ne gelmeseydin, Fransa’daki kariyerini geride bırakıp buraya taşınmayı düşünür müydün? 
- Sanmıyorum. Böyle bir şey yaşanmamış olsaydı, muhtemelen başka bir yerde, başka bir ülkede oyunculuğa devam ediyor olurdum. Ama hiçbir zaman 28 yaşına geldiğimde “Anne ben İstanbul’a gidip oyunculuk yapmak istiyorum” demezdim. Öyle bir şey kafamda yoktu.

Paris’te modellik yaptın. 
- Dört sene boyunca Dolce&Gabbana ile çalıştım. Tasarlanan kıyafetlerin kalıpları benim üzerimde alınıyordu.

Bir nevi ideal İtalyan erkeğisin yani. 
- Proporsiyon olarak evet. Onların 48 beden olarak nitelendirdikleri şey, benim vücuduma oturuyordu. Markayla dört senelik bir kontrat imzaladım. Çok zaman harcamadan güzel para kazanıyordum.

Günün birinde modellik yapmayı düşündün mü peki? 
- Modellikle ilgili kafamda hiçbir şey yoktu. Karşıma çıkan fırsatı değerlendirmekten öteye gitmedim.

Üniversitede ne okudun? 
- Ekonomi.

Severek mi okudun? 
- Yok. Severek okumadım ama matematikte iyiydim. Ekonomiden anlardım, yine de asıl istediğim şey edebiyat okumaktı. Açık konuşmak gerekirse, önümü görmeden hareket ettim, buradan mezun olunca ne olur, ne yaparım diye hiç düşünmeden okumaya başladım.

Şu an ekonomi ile aran nasıl? Kazandığın parayı iyi yönetebiliyor musun? 
- Paranın benim için çok önemi yok. Severek yaptığım iş karşılığında para kazanıyorum. Sağda solda çok para harcayan biri değilimdir. Yarının hiçbir garantisi yok, özellikle böyle bir sektörde böyle bir düzende çalışırken... Bu yüzden, her zaman tedbirimi alıyorum.

Peki her zaman hatırlanacak bir oyuncu olmayı mı yeğlersin yoksa kendini, kendine göre tamamlamış birisi olmayı mı? 
- Hatırlanmak gerçekten çok güzel bir şey. İnsanların sana dair bir şeyler biliyor olması bir kenara, bu işi sadece Türkiye’de yapmıyor olmak da seni farklı insanlara ulaştırıyor ve onların hafızasında bir yer ediniyorsun. İnsanların seni yaptığın işle biliyor ve tanıyor olması her zaman tatmin edici.

Sahi, Türk dizilerinin yurt dışında bu kadar popüler olmasının sebebi nedir sence? 
- Güzel işler yapıyoruz, o yüzden beğeniliyor, kendimize olan güvenimiz giderek artıyor. Batıda senaristin yazmadığı senaryo kalmadı, keza yönetmenin de çekmediği plan yok. İnsanlar farklı şeylere açlar ve bizim işlerimiz onlara çok farklı geliyor. Türkiye’de yapılması gereken pek çok şey henüz yapılmadı, yapılamıyor. Malum, burada sektörü filler yönetiyor ve biz sadece kukla görevi görüyoruz. Dünya standartlarına geçtiğimiz gün şimdikinden çok daha güzel işler yaratılacak.

Romantik komedi insanı mısın yoksa polisiye mi? 
- Çalıştığım bir yönetmen, canlandırdığım karakterle ve verdiğim fotoğrafla hiçbir alakam olmadığını söylemişti, ki bence bu güzel bir şey. Aslında tam bir romantik komedi insanıyım ama dışarıdan böyle görünmüyorum. Dram, polisiye ve aksiyonu da seviyorum, bana karakter olarak enerji katıyor.

İleride Paris’e dönmeyi düşünüyor musun? 
- Evet, düşünüyorum.

Peki zamanda geri dönmeyi hiç düşündüğün oluyor mu? Ünlü olmadığın hayatına özlem duyuyor musun? 
- Hayır. Ünlü olmaktan rahatsız değilim.