Fotoğraflamadan yiyemiyorlar

Fotoğraflamadan yiyemiyorlar
Fotoğraflamadan yiyemiyorlar
İnternette yeni fenomen, sosyal paylaşım ağları aracılığıyla yiyip içtiklerinizin fotoğrafını paylaşıp 'Ben bunu yedim' demek. Sadece Flickr'ın 'I ate this' başlığı altında en az 30 bin kare var. Çığrından çıkanlar, çekmeden tadını alamayanlar dolu!
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ / Arşivi

Twitter’da nerede ne yaptığınızı anlatıyor, Facebook’ta tatil fotoğraflarınızı paylaşıyor, FriendFeed’de akşamki konsere ne giyeceğinizi ilan ediyorsunuz peki ya yediğiniz yemekler, içtiğiniz içkiler, onları nerede paylaşıyorsunuz? Şimdi son moda, ‘Bunu yedim, bunu içtim, işte bu da fotoğrafı’ diyen bloglar açmak, ister Paris’te ister Çengelköy’de olsun keşfettiğiniz yeni mekânlardaki harika tatları paylaşmak. ‘I ate this’ (bunu yedim) uzantılı Flickr linkine tıklayıp çılgınlığın nereye ulaştığı hakkında fikir edinebilirsiniz.
Fransız filozof ve gurme Jean Anthelme Brillat-Savarin, ‘Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim’ dediğinde bugünleri öngörmüş müydü bilinmez ama durum tam da oraya gelmiş gibi görünüyor. İnsanlar yiyip içtikleri şeylerin fotoğraflarını ‘Ben buyum’ demek için bloglarına, sitelerine yüklüyor. Fotoğrafların çoğunun evdeki sıradan öğünlerde değil, hip restoranlarda çekildiğini hatırlatalım. Flickr’ın ‘I ate this’ başlığı altında şu anda en az 30 bin fotoğraf var. Foodspotting, Shutterfly, Chowhound ve FoodCandy gibi siteler de aynı işlevi görüyor, tabii bir de bu konuda gerçekten iyi içeriğe sahip envaiçeşit blog var.
28 yaşındaki Nora Sherman da uzun süredir yemek fotoğrafı çekip paylaşanlardan. Fotoğraflarını noraleah.com adresine koyan Sherman, bu işe başlamaya 2006 yılında New Orleans’tan Manhattan’a taşındığında karar vermiş. “Manhattan’da o kadar çok restoran vardı ve ben her gün o kadar güzel şeyler yiyordum ki zamanla bunları arkadaşlarımla paylaşmak istedim” diyor.
Sherman erkek arkadaşıyla da bu sayede tanışmış. Bloguna koyduğu fotoğraflara güzel yorumlar yazan şeker çocukla buluşmuş, kaynaşmış ve sevgili olmuş. Ortak yemek zevki nelere kâdir! 

En fotojenik: Suşi!
Bloguna fotoğraf yüklemek ve yorum yazmak günde yaklaşık yarım saatini alıyormuş. New York Üniversitesi’nde öğrenci olan Sherman için, bu kadar kısa bir süre üstelik bu kadar zevkli bir iş için hiç de fazla değil.
Ona göre ‘fotojenik’ yiyecekler olduğu gibi, olmayanlar da var. Suşi mesela, fotojeniklerin kraliçesi. Çek çek, doyamazsın. Bu iş, Sherman’ın yaptığı diyette de işe yaramış. “İştahımı fotoğraflarla yatıştırmayı öğrendim. Bakmak çok zevkli, yemiş kadar oluyorum” diyor.
Pamela Hollinger 36 yaşında, radyo programcısı, Teksas’da yaşıyor. Sekiz yıl önce başlıyor yemeklerin fotoğrafını çekip insanlarla paylaşmaya. Eşiyle tanıştıkları zaman çıktıkları ilk yemekte makinesini çıkarıp yemeklerin fotoğrafını çekmeye başladığında adamcağız epey şaşırmış ve ne yaptığını sormuş. Hollinger “Bunu yaptığım için beni bir daha aramayan erkekler oldu, onlara göre bu çok tuhaf bir saplantıydı, belki de haklılar ama onlara ‘aklı başında’ görüneceğim diye, bunu yapmaktan vazgeçemem” diyor. Hollinger’in eşi artık duruma alışmış, en büyük yardımcısı da takipçisi de oymuş hatta.
Hollinger bu işe 1997 yılında başlamış. Önceleri çıktığı tatillerde yediği yemekleri annesine göstermek için fotoğraflıyormuş, şimdi yediği her şeyi fotoğraflıyor ve bunun biraz da akıllı cep telefonları sayesinde imkânlı hale geldiğini anlatıyor. “Ne yediğimi göstermekten zevk alıyorum, bu bir çeşit kendimi ifade etme biçimim” diyor.
Flickr’ın pazarlama müdürü Tara Kirchner, bu fenomenin ortaya çıkmasında en büyük etkenin akıllı telefonlar olduğunu söylüyor. “Bu sayede insanlar artık her an her yerde fotoğraf çekip bunu insanlarla paylaşıyor. Şu anda yaklaşık 19 bin üyemiz günün her anı, dünyanın her yerinden yedikleri yemeklerin fotoğrafını çekip gönderiyor. Diğer üyeler bu fotoğraflara yorum yazıyor. Beğenirlerse mekânın adresini istiyor, yemeğin tadını soruyor. Dolayısıyla insanlar artık ‘yalnız’ yemek zorunda kalmıyor” diyor. 

Kimse yalnız yemiyor!
Kirchner’in dikkat çektiği nokta önemli. İnsanlar artık bu sayede yemeklerini yalnız yememiş oluyor. Dünyanın bir ucunda, kimseyi tanımadığınız bir restoranda yediğiniz yemeğin nasıl bir tadı olduğunu binlerce insanla paylaşmak harika bir duygu. İnsanlar artık şikâyetlerini bile garsona ya da restoran müdürüne değil, cep telefonlarından bağlandıkları bloglarına ya da sosyal paylaşım sitelerine aktarıyorlar. Twitter’da ‘Bilmem ne restoranın mezeleri bozulmuş’ ya da ‘Şuranın ciğer tavası harika’ gibi tweet’ler görmek mümkün.
Böyle bir işi yapmanın insanı motive eden bir tarafı da şu: Fotoğrafçı değilsiniz ama istediğiniz gibi fotoğraf çekebilirsiniz. Gurme değilsiniz ama yediğiniz yemeği istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz. Aşçı değilsiniz ama küçük mutfağınızda deneysel tatlar arayışına çıkabilir ve bunları insanlarla paylaşabilirsiniz. Bu iş size kendi çapınızda bir yemek yazarı, gezgin, fotoğrafçı olma imkânı sunuyor.
Yediğiniz yemeğin fotoğrafını çekmek zaman zaman bir hastalığa da dönüşebiliyor tabii. Bu durumdan kurtulmak için psikiyatriste başvuranlar da olmuş. Tracy Foose, San Francisco’daki California Üniversitesi’nde psikiyatrist ve obsesif kompülsif teşhisi koyduğu yemek fotoğrafçısı hastaları olmuş. “Tedavi süresince yemek fotoğrafı çekmeyi tamamen bırakmalarını istemiyorum” diyor Foose,“Yavaş gelişen bir tedavi uyguluyorum. Önce sadece beğendikleri yemeklerin fotoğrafını çekmelerine izin veriyorum, ‘eğer buna değeceğine inanıyorsan çek’ diyorum. Sonra sadece eşsiz güzellikte bulduklarını fotoğraflıyorlar ve zamanla bu durum hayatlarını etkilemeyecek şekilde yaşamaya başlıyorlar.” Foose böyle diyor ama bu merete alışan pek kolay bırakamıyor. Ne diyelim, çekin ama ‘içinize çekmeyin’!

Yemeden içmeden kesilmiş!
California Üniversitesi’nde tıp okuyan 28 yaşındaki Javier Garcia bu deliliği başlatanlardan biri. Bir gün kampüsteki kantinde ızgara peynirli sandviçini ısırmak üzereyken gözü masadaki dijital fotoğraf makinesine kayıyor. Sandviçi öyle güzel görünüyor ki, onu ölümsüzleştirmek için basıyor deklanşöre. Hikâyesini “İşte her şey o zaman başladı” diye anlatıyor. “O günden beri yemekleri önce fotoğraflıyor, sonra yiyorum. Son beş yıl içinde dokuz bin fotoğraf çektim. Bunu iyi bir günlük tutma yöntemi gibi düşünün, ne yediğimi görünce o günü de hatırlıyorum.” Fotoğraflarını ejavi.com/javiDiet’te yayımlayan Garcia’nın sitesinde üzerine süt dökülmüş mısır gevreği, soyulmuş bir muz, yarım gofret gibi basit öğünler de var, şık bir restoranda yediği şaraplı mumlu akşam yemeği de. Garcia bu işi o kadar benimsemiş ki, geçen ay New York seyahatinde iPhone’unu kaybedince yemeden içmeden kesilmiş. “Hiç bir şey yiyemiyordum, fotoğraflarını çekemedikten sonra ne anlamı vardı ki?” diyor. Neyse ki Garcia’nın imdadına New York’ta yaşayan bir arkadaşı fotoğraf makinesiyle yetişmiş. 

‘Food’ ve ‘cuisine’ makineler
New York’un şık restoranlarından Alinea’nın genel müdürü Joe Catterson, “Bazen insanların sadece fotoğraf çekmek için geldiklerini düşünüyorum. Geçenlerde müşterinin biri doğru lensi yanına almadığı için eve geri döndü ve karısı masada tam bir saat onu bekledi. Aynı anda başka bir müşteri yemeğini soğutma pahasına farklı açılardan fotoğrafını çekiyordu, inanılmazdı” diyor.
Duruma uyanan firmalar artık makinelerin ‘food’ ve ‘cuisine’ gibi isimleri olan yeni sürümlerini çıkarıyor. Nikon, Olympus, Sony ve Fuji’nin, fiyatları 200 ile 600 dolar arasında değişen böyle modelleri mevcut. Bu alanda, amatörler profesyonelleri geçmiş durumda.
The Denver Post’un gurme yemek yazarı Tucker Shaw ‘Everything I Ate: A Year in the Life of My Mouth’ adlı kitabında bu trendi örnek alıp bir yıl boyunca ne yiyip içtiğini kitaplaştırmış. Shaw, “Bir yıl boyunca elimde makinemle dolaştım. Kuytuda kalmış tatları buldum. Ve insanların çektikleri fotoğraflarda gördüğüm şey şu: Bireysellik, sonuna kadar bireysellik...” diyor. Görünen o ki, artık kendi çapında bir yemek yazarı olmak için bir adet fotoğraf makinesi ve biraz yaratıcılık yetiyor.


    ETİKETLER:

    Cunda