@ubuget

Funda Eryiğit: 'Rol benden ne kadar uzak olursa o kadar rahat ediyorum'

Funda Eryiğit: 'Rol benden ne kadar uzak olursa o kadar rahat ediyorum'
Funda Eryiğit: 'Rol benden ne kadar uzak olursa o kadar rahat ediyorum'
Funda Eryiğit Karadayı'daki Belgin karakteriyle alışılmışın dışında bir kadın karakteri oynamanın keyfini sürüyor! 'Teklif ilk geldiğinde ben de şaşırdım' diyor.
Haber: ÜMİT BUGET - umit.buget@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL- Karadayı’nın Belgin’i ‘Sessizlik’in ödüllü erkek çocuğu Funda Eryiğit’le ekrana ilk merhabası Canım Ailem’den hayatı hafifletme şekline, İstiklâl Caddesi’ni neden artık hızlı adımlarla geçtiğinden emeklilik günleri planlarına kadar birçok şeyi konuştuk.

Sanki sorduğunuz her soruya cevap verecekmiş gibi duran o naif kadın ‘Sessizlik’teki üçüncü sezonunun verdiği tecrübeyle belki de söylemek istemediği hiçbir şeyi söylemiyor. Velhasıl ‘aşk’la ilgili ondan bir şeyler duymak isteyenler için bu metin hayal kırıklığı olabilir.

Ama o mutfağa aşkla bağlı! Yemek yapmayı da yapana bakmayı da koklamayı da seviyor. ‘Elimden geliyor’ dedikten sonra meseleyi ‘bol yağ ile yapılan her yemek lezzetli oluyor’a getirmek isteyen kifayetsiz muhterislere ağzının payını vermeyi de…

Ve neden sonra Funda Eryiğit buğulu ses tonuyla bol kahkahalı, keyifli röportaj için telefonun öbür ucunda. O zaman daha fazla bekletmeyelim! 



‘CANIM AİLEM’LE İYİ BİR YERDEN BAŞLADIĞIMA İNANIYORUM!
Ne zaman bir Funda Eryiğit bahsi açılacak olsa söz dönüp dolaşıp Canım Ailem’e geliyor. Biz de o konuyu baştan konuşup bitirmek istiyoruz. ‘Nihayetinde ilk profesyonel işimdi benim televizyonda. Dolayısıyla oradaki ilişkileri, işleyişi öğrendim ve tecrübe kazandım. Allah'tan iyi de bir ekipti güzel bir yerden başlamış oldum ve güzel yad ediyorum’ diyor. Ve ‘Biraz da tedirgin olduğum bir zamandı ama geçti’ diye ekliyor gülerek. “Seyhan karakterinde hissediliyordu biraz sanki o tedirginlik, dokunsalar kırılacak gibi bir yanı vardı. Karadayı’daki Belgin sizin oyunculuğunuzla ilgili tereddüdü olanlar için de bir kırılma noktası oldu sanki?” diyoruz.

BELGİN ÇOK RENKLİ VE OYNAMASI KEYİFLİ BİR KAREKTER
Kimin ne dediği ne düşündüğü kısmına çok takılmıyor ve şöyle yanıtlıyor: ‘Belgin bir defa bana çok daha uzak bir karakter. Genelde kadınlara ‘tatlı kız’ rolleri düşer ya televizyon işlerinde. Kadın karakterlerin başına bir şey gelir; bir sıkıntı, cereme çeker sürekli. Böyle olunca oynanacak kısmı da azalır o karakterin. Ama Belgin aksine eyleyen, çok dişli bir karakter. Erkek dünyasında yapıyor, ediyor. Oradan o kumpası çeviriyor buradan ötekine gol atıyor filan. Çok renkli, oynaması çok eğlenceli bir karakter. Dolayısıyla alan çok açılıyor o zaman. Herhalde onunla alakalı olabilir. Çok keyif alıyorum oynarken o da şu an bana yetiyor. 



BEN KENDİME YAPIMCIDAN DAHA AZ GÜVENİYORDUM!
“Başta böyle bir teklifle gelmeleri beni de şaşırmıştı açıkçası. ‘Emin misiniz’ falan diye sordum” diyor gülerek. “Ben kendime daha az güveniyorum açıkçası senaristlerin ve yapımcının güvendiğinden.” Sözü diziye, Karadayı’nın yükselme döneminden sonra dahil olmasına rağmen bu kadar etkili olmasına getirince işin mutfağına işaret ediyor: “Çünkü iyi yazılıyor. Oyunculuk sadece oynayana dair bir şey değil. Başlangıcında aslında yazana dair bir şey bu! Yazılanı oynuyorsunuz neticede ve yazılan çok zengin çok derinlikli bir şey. Çok güzel paslaşıyoruz Semalarla biz. Bazen benim eklediğim laflar da oluyor. Senaristle bunu yaşamak çok keyifli bir şey tabi ki… Bu başarıda Sema Ergenekon ve Eylem Canpolat’ı es geçmemek gerekiyor.

KÖTÜ OYNADIĞIMDA KENDİMİ İZLEMEKTEN ÇOK UTANIYORUM
Yerli dizilerle de yabancılarıyla da arası pek yok Funda Eryiğit’in. Buna kendi oynadığı dizilerdeki sahneler de dahil… ‘Ben orada ne düşündüğümü ne yaptığımı falan görüyordum ve bu bana çok samimiyetsiz geliyordu bana’ diyor gülerek. O yüzden sevmiyordum kendimi izlemeyi, ama şimdi geçti öyle bir durum kalmadı. Yine de kötü oynadığım sahneleri izlemekten hiç keyif almıyorum tabi, çok utanıyorum kendimden. Ama onun dışında çok daha soğukkanlı takip edebiliyorum artık. 



BENDEN NE KADAR UZAK OLURSA O KADAR RAHAT EDERİM
Tiyatroda ise ‘Sessizlik’te üçüncü sezonunu oynuyor Eryiğit. Bir erkek çocuğunu canlandırdığı Silence karakteri ona, ‘Afife Jale’de adaylık, ‘Sadri Alışık’ta ödül getirse de o mütevazılığı elden bırakmıyor: ‘Ben de şöyle roller oynuyorum böyle roller oynuyorum diye konuşamıyorum. Yine bana çok uzak bir rol. Ben benden ne kadar uzak olursa o kadar rahat ediyorum aslında’ diyor… Ve sahnedeki o ‘güzel’ erkek çocuğunu anlatıyor: ‘Bu çocuk niye böyle yapıyor, ne derdi var’ diye çok meraklandıran, heyecanlandıran bir rol oldu. Şimdi üçüncü sezonu oynuyoruz ve hâlâ yeni anladığım bir şeyler olunca çok heyecanlanıyorum. ‘Artık sıkılacağız’ falan diye düşünmüştüm, ama sezon öncesi prova yaparken, ‘Aa burada aslında buymuş’ diye çok yükseldiğimiz yerler oldu. Metin çok kuvvetli bir metin. Mehmet Birkiye de çok güzel yönetti. Bu ayın 21, 23, 24 ve 25’inde Üsküdar Tekel Sahnesi’nde olacak yine.


YEMEĞİ YEMEYİ DE BAKMAYI DA KOKLAMAYI DA SEVİYORUM!
Eryiğit aileden Karadenizli, peki mutfakla arası nasıl? “Mutfakla aram çok iyi. Yapmayı da yemeyi de seviyorum. Bakmayı da koklamayı da tarif izlemeyi de seviyorum hatta... Yemekle alakalı her şeyi seviyorum. Elimden de geliyor, güzel yemek yaparım, arkadaşlar da severler. Yemek konusunda bu kadar iddialı olunca, ‘Bol yağ koyunca güzel oluyor’ diyerek başarısına gölge düşürmeye çalışıyorum ama hiç geri adım atmıyor : ‘Ben bol yağsız da lezzetli yapıyorum iddiam bu’ diyor hemen arkasına bir kahkaha iliştirerek. Ama Türk mutfağı için, dolmalar, yemekler falan özellikle Karadeniz yemekleri için iyi tereyağı kullandıkça lezzetli oluyor, doğru’ diyor. Tam orta bir yol buluyoruz derken, ‘Tabi her mutfak için bunu söyleyemiyorum, ben İtalyan mutfağını da az biraz bildiğim için’ diyerek son darbeyi vuruyor!

FAZLA TEMİZLEYİNCE YEMEĞİN TADI GİDİYOR OLABİLİR!
Meseleyi ‘o eski lezzetler kalmadı’ mevzusuna getiriyorum çocukluğumdaki seyyar dönerciye selam ederek. Bu konuda da ilginç bir fikri var. ‘Biraz fazla sterilizasyondan kaynaklanıyor olabilir, fazla temizleyince tadı gidiyor olabilir yemeğin’ diyor. Beşiktaş Çarşı’daki meşhur dönerciyi tavsiye ediyor eski lezzetleri özleyenlere. 



İSTİKLÂL’DE YÜRÜMEK DE BEYOĞLU’NDA EĞLENCEYE DAHİL BİR ŞEYDİ

Yemekteki lezzet arayışından şehirdeki lezzet arayışına yöneliyoruz. Bir röportajında İstiklal’in keyif alınan bir yerden çabucak kaçacak yere dönüştüğünü söylediğini okumuştum, onu soruyorum. ‘Biz üniversitedeyken ‘Hadi İstiklal’de bir tur atalım’ diye Beyazıt’tan çıkar gelirdik. Meydan’dan Tünel’e kadar yürürdük. Ya da ne bileyim gece dışarı çıktığımızda bir bardan gittiğimizde başka bir bara geçerken İstiklâl üzerinden yürüdüğünüz yolda eğlenceye dahil bir şeydi. Şimdi süratle geçip gidelim diyorsun atmosferi kaybolmuş durumda. Zaten yürüdüğün yol yol değil, asfalt mı taş mı hiçbir estetiği kalmadı, ağaçları da gitti. Her yeri ‘alışveriş yap’ diye bağırır oldu. Gündüzleri ‘alışverişini yap ve çık’ geceleri de ‘hemen uzaklaş buradan’ gibi bir his veriyor.

HAYATI HAFİFLEŞTİRMEYE ÇALIŞIYORUM!

Ekranda bir Funda Eryiğit var, tiyatro sahnesinde, sosyal medyada… Hepsinden sıyrılıp kendi kendine kaldığında nasıl hissediyor? Durum vaziyetten memnun mu, o meşhur ‘boşluk’ hissi onda da var mı? Yanıtlıyor: Değişiyor zaman zaman. Bazen çok iyi hissediyorum bazen çok kötüsü hissediyorum. Aslında hayat olması gerektiği gibi devam ediyor. Çok bunaldığım zamanlar da oluyor çok keyif aldığım zamanlar da! Çok da ağırlaştırmamaya çaba gösteriyorum, hayatı hafifletmeye çalışıyorum genelde. Halihazırda yeterince ağır ve sıkıcı çünkü. Küçük bir sosyal çevrem var, arkadaşlar eş-dost güzel, güzel geçirmeye çalışıyorum elimden geldiğince. Anadolu yakasında ikamet ediyor Funda Eryiğit. ‘Bu aralar bir karşıya geçsem mi, taşınsam mı’ diye düşünüyorum ama çok da cesaret edemiyorum, pek yaşanır bir yer gibi gelmiyor bana. Böyle bir şey vardır ya Avrupa'dakilere burası sıkıcı gelir. Bize karşı taraf çok karışık, kaotik gelir. ‘Ben Anadolu yakacı’yım yani. Bakalım ani bir karar değişikliği olmazsa böyle. 



‘AH BİZİM ZAMANIMIZDA…’ İLE BAŞLAYAN CÜMLELER KURMAK İSTEMEM!

Koşuşturma içinde işe gelirken birkaç saat önce balkonda çok uzağa bakarken gördüğüm yaşlı adamı soruyorum. Bu telaşlar bittiği ‘o zaman’ için bir planı var mı? ‘Emekliliği mi soruyorsun’ diyor gülerek ve devam ediyor: ‘Emekliliği düşünmedim henüz. Şu an sürekli kanımız kaynarken ve hareket halindeyken anlayabileceğimiz bir his gibi gelmiyor balkondaki adamın hissi. Ama o zaman geldiğinde kafa olarak ihtiyarlamayı istemem. Yaşadım çağa, genç nesle uzak kalmayı istemem, o aklı kavramayı isterim yaşlandığımda. Bedenin yaşlanmasına yapacak bir şey yok zaten! Yine de ‘Ah bizim zamanımızda’ ile başlayan cümleler kurmak istemiyorum. Evet öyle, çünkü dünya sürekli değişiyor iyiye ya da kötüye gidiyor ama değişiyor. O nostaljik his her zaman şeydir ya ‘Bizim zamanımızda daha iyiydi!’ Bu bir tuzak gibi geliyor bana, kendi kabuğunda hiç hayata bulaşmadan yaşamın anlamını bulmak gibi geliyor. Ondan uzak durmaya çalışırım. Muradım o en azından.

AŞK MEVZUUNDA YORUM YOK!

Son olarak aşk mevzuuna yumuşak ve soyut bir geçiş yapmayı deniyorum ama bu girişimim de nazik bir manevrayla engelleniyor. ‘Onu geçelim, aşk meşk ne yapacağız. Yaşıyoruz zaten, konuşmaya gerek yok.’ diyor. ‘Peki’ diyoruz…