Futbol, eroin ve Allah üzerine bir film çekmek istiyorum

Futbol, eroin ve Allah üzerine bir film çekmek istiyorum
Futbol, eroin ve Allah üzerine bir film çekmek istiyorum
Yönetmen Onur Ünlü, yayın hayatına bu hafta başlayan 'düşünen spor dergisi' Socrates'e konuk oldu. Dergiden Onur Erdem'in sorularını yanıtlayan Ünlü "Bütün Türk erkekleri gibi az kalsın futbolcu oluyordum" diyor. Söyleşiden tadımlık bir bölümü paylaşıyoruz...
Haber: ONUR ERDEM / Arşivi

Futbolcu olmak istiyordunuz ama işler pek de dilediğiniz gibi gitmedi galiba?
Çok istiyordum ama olmadı. Minik takımda başladım, sonra yıldızlarda oynadım, sonra B genç kategorisi falan derken ağır, romatizmal bir hastalık geçirdim. Gerçekten kımıldayamaz bir hâle geldim ve sonunda devamlı olarak spor yapamayacağım çıktı ortaya. Ben de bıraktım. Sonra lisede bir daha denedim, hatta okul takımına da seçildim ama eskisi gibi olmadı hiç. Ağrılarımdan dolayı oyundan düşüyordum, gücüm yetmiyordu. Olmadı.

İdolünüz, “Onun gibi olacağım” dediğiniz biri var mıydı?
Ben çocukken Kocaelispor’da (Bülent) Baturman vardı, onu hep çok beğenmişimdir. Zaten o efsane bir kadroydu; (Bülent) Gürbey vardı, Baturman vardı, Orhan vardı, Tavşan Mustafa vardı, Ahmet Keloğlu vardı... Süha’nın kaptan olduğu takım. O dönem Baturman’a hastaydım işte. O yaşlarda, benim cennet tasavvurumda Baturman’la top oynamak vardı. Cennet öyle bir yerdi benim için. Samimiyetle söylüyorum. Ve cennet hâlâ öyle bir yer benim için. Sonradan ben büyüdüm, o futbolu bıraktı, kulüpte görevler aldı. Benim de kulüp içinde eşim dostum vardı. Tanışabilirdim ama ilişmedim hiç, bulaşmadım. Cennette görüşeceğiz nasıl olsa.

Sahalardan bir öyküyü filminize taşımak istediniz mi ya da istiyor musunuz?
Var, hatta henüz çekimine başlamadığım bir filmimde kullandım. Fenerbahçe maçı, İlyas Tüfekçi sakatlandı, dışarı aldılar. Tedavisi beş dakika falan sürdü. Bizde de Soner vardı, “Sen İlyas’ı tut, bırakma” demişler. Beş dakika başında bekledi. Sahanın dışında durdu öyle. O mesela, takım olmanın ne demek olduğunu gösteren sihirli bir andır benim için. Bir de futbol, eroin ve Allah üzerine bir film çekmek istiyorum. Yakın bir zamanda çekeceğim inşallah. Aslında bilinen bir hikâye, bir Romeo-Juliet uyarlaması. İki amatör futbol takımı var, takımlardan biri bir bankayı soymaya çalışıyor, olaylar gelişiyor...

Bir yönetmen ile bir teknik direktörü görev ve yetkileri açısından eşleştirmek doğru mudur?
Çok da doğru değildir. Teknik direktörün müdahale alanı çok daha fazla. Oyuncu setten çıktığı andan itibaren ben ona karışamam, teknik direktör ise o noktada dahi müdahale edebilir. Ama teknik direktörden farklı olarak ben oyuncuya istediğimi yaptırabilirim, o yaptıramaz. En fazla “Şöyle vursaydı” diyebilir ama ben nasıl istiyorsam öyle vurdururum. Olmazsa bir daha vurdururum, bir daha vurdururum... Yani ikisinin de birbirine göre avantajı var ama ikisi de sinir bozucu, zor. Futbol ve sinema, tıpkı siyaset gibi yapılması çok kolay zannedilen şeyler. Herkesin bir fikri var ama kazın ayağı öyle değil.

İşlerinizin hepsinde bir aşk hikâyesi var ve bunların hepsi çok saplantılı hikâyeler. Sıradan değil hiçbiri, her şey fazla fazla yaşanıyor. Sevgi, öfke, arzu, nefret, aklınıza hangi his geliyorsa hepsi öyle. Neden aşkı ve diğer duyguları bu kadar saplantılı biçimlerde resmediyorsunuz?
Yazmak, benim için çok da bilinç düzeyinde başlayıp biten bir şey değil. Çoğu zaman, hatta hemen hemen her zaman, senaryo bitip geri döndüğümde o bağlantıları nasıl kurduğuma kendim de şaşırıyorum. O da bir çeşit kendinden geçme hâli içinde ortaya çıkıyor. Ama tutkulu bir insan olduğum açık. Sevdiğim şeye gerçekten tutkuyla bağlanıyorum ve kaçtığım şeyden tutkuyla kaçıyorum. Mesela sigara içiyorum, günde üç paket içiyorum. Çay içiyorum, günde 30 bardak içiyorum. Anlatabildim mi? Normal düzeyde yaptığım bir şey yok zaten. Abartıyorum mutlaka ama yani, 42 yaşına geldim, daha da bu saatten sonra farklı bir adam olamam. Ben böyleyim, o aşk hikâyeleri de öyle çıkıyor. 

 Söyleşinin tamamı Socrates'in nisan sayısında...