Gangsterler kahraman mı katil mi?

Gangsterler kahraman mı katil mi?
Gangsterler kahraman mı katil mi?
Bol yıldızlı 'Suç Çetesi'nin vizyona girmesini vesile ederek 'Gangster filmleri' evreninde kısa bir tura çıktık. Türün kilometre taşlarında, 'kahraman', 'katil' ve 'mağdur' olarak gansterler geçidi...
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Önce ‘Gangster Squad/ Suç Çetesi’nde Nick Nolte’nin Josh Brolin’e düzenin nasıl tekrar tesis edilmesi gerektiği sahneye keselim. Fonda gözümüze sokulan ABD bayrağını göreceğiz.
Sonra Martin Scorsese’nin ‘Goodfellas’ında tipik Amerikan banliyö hayatının mafyatik bir yükseliş hikâyesiyle nasıl paralel ilerletildiğine bakalım. Bu karşılaştırma bize en iyi formüle edilmiş alt türlerden biri gibi duran mafya filmlerinin, aslında ayrıntılarda nasıl da çeşitlilik gösterdiğini anlatır. Mesela, mafyözleri düzen karşıtı olarak kodlayıp romantize eden mafya filmleri… Ya da suç örgütlerinde köstebeklik yaparak kimlik krizine giren polislerin anlatıldığı mafya filmleri… Olmadı, yeraltı dünyasında büyümenin sancılarına odaklanan mafya filmleri… O da olmadı, gangsterlerin kökünü kazımaya ant içmiş dedektiflerin aktarıldığı mafya filmleri… Neresinden tutulsa bir yanı eksik kalacak bir külliyat, neredeyse kendi içinde alt türlere ayrılmış bir alt tür söz konusu.
Neyse ki elimizdeki son model gangster hikâyesi ‘Suç Çetesi’, gerçek bir hikâyeden yola çıksa da büyük ölçüde geçmiş mafya filmlerinin verdiği zevki, parodiden fırlamışçasına karton karakterlerle, en keskininden bir iyi–kötü çatışmasıyla yinelemeye çalışıyor. Başka bir deyişle ‘vintage’ arabaları, hantal otomatik silahları, ‘ifrit yuvası’ gece kulüpleriyle ‘Suç Çetesi’ sanki mafya filmleri tarihine girmek için ideal bir aralık sunuyor. Bir tutam ‘Dokunulmazlar’, James Cagney acımasızlığından bir kesit ve ‘Los Angeles Sırları’nın karanlık dünyasına tekrar ziyaretten kurulu bir dünya var sanki. Çocuk dergilerinde farklı hayvanların parçalarının bir araya getirilmesiyle oluşan canavarlar gibi... Bu canavarın koluna bacağına ayrı ayrı bakmak da aslında canavarın kendisinden daha zevkli bir süreç.
Belki her şeyin başı değil (Malum ilk avantür ‘The Great Train Robbery’ de kendi ölçütlerine göre bir gangster filmi sayılabilir). Ancak perdedeki gangsterlerin miladı James Cagney dense pek kimsenin itirazı olmaz. 1930’lardan bugüne perde gangsterleri, acımasızlıklarını, sertliklerini Cagney’nin 30’lardaki külliyatına borçlu. Bir gangsterin yükseliş hikâyesini aktaran 1931 yapımı ‘The Public Enemy / Halk Düşmanı’ ise hem bu külliyatın yıldızı hem de tüm acımasızlığına karşın gangster bir kahramanın jönlerden daha çok sevilmesi gibi ilginç bir fenomenin tetikleyicisi. Bu popülariteyi tam da 1931’de zirvesinde olan ekonomik buhrana, iktidara güvensizliğe de bağlamak mümkün tabii. Ama o zaman 1970’lerden 90’lara Scorsese ve Coppola gangsterlerinin popülaritesini, repliklerinin dilden dile dolaşacak kadar etkili olmasını nasıl açıklayacağız? Tabii ki Scorsese’nin ‘Goodfellas’ı, ‘Casino’su, Coppola’nın ‘Baba’sı, Sergio Leone’nin ‘Bir Zamanlar Amerika’sı, kahramanlarının popülaritesi dışında böyle bir seçkiye sığmayacak önemde ayırt edici özelliklere sahip. Mafya anatomisinden yola çıkarak bir dönemin, koca bir ülkenin resmini çizebilme ustalıkları, karakterlerini didik didik etmekten çekinmemelerine sadece değinip geçiyoruz. Ama mafyatik kahramanlarını düzen karşıtı figürler olarak kodlamaları, bu filmlerin vizyonunun ortak noktası. Brian De Palma’nın aynı addaki 1932 yapımı gangster hikâyesinden uyarladığı ‘Scarface’ ise mafyöz kahramanını idealize etmektense, onun aşırılıklarının tadına vararak (De Palma’nın en iyi yaptığı) bu ekole eklemleniyordu.

De Palma’nın gangsterleri

‘Suç Çetesi’ gibi nizam, düzen fetişine meyletmektense mafyayı, düzenin ta kendisi ilan edip ona başkaldıran polislerin hikâyelerinde de çerçeveyi yine De Palma çiziyor. Senaryo David Mamet gibi bildik karşıtlıklar üzerinden gitmemesiyle ünlü bir kalemden çıkınca nizam güzellemesi de zor tabii. De Palma’nın Eisenstein göndermeleri gibi numaralarla ustalığını gösterdiği ‘The Untouchables / Dokunulmazlar’ ‘mafya vs. polis’ filmlerinde hâlâ eşik belirleyici. Mafyanın kötücüllüğünden söz açılmışken, bu dünyada büyümek durumunda kalan çocukların dramları da ayrı bir vurguyu hak eder. Türün en büyük yıldızı Robert De Niro’nun bu sefer yönettiği ‘A Bronx Tale’ ve mafya özentisi bir ergenin hazin sonunu konu alan ‘Billy Bathgate’ ilk akla gelenler. Belki bildik mafya klişelerinden uzaklar ama bu örgütün içine yolculuğu mümkün kılıyorlar. Bu filmlerin kendilerini uzak tuttukları klişelerin aslında ne kadar zevk verdiğini hatırlamak için ise Coen Biraderler’in ‘Miller’s Crossing’ine ve Alan Parker’ın çocuk filmi / müzikal / mafya hikâyesi gibi tuhaf bir denge tutturan ‘Bugsy Malone’una bakmak şart. Bu filmler de gösterir; klişe yeri geldiğinde yaratıcılığı baltalamaz, hatta onu körükler. Keşke ‘Suç Çetesi’ de bu denklemin farkında olabilseydi.

Unutulmaz gangsterler

Angels with Dirty Faces (1938)
The Public Enemy (1931)
Halk Düşmanları (2009)
Mean Streets (1973)
Casino (1995)
Sıkı Dostlar (1990)
Bugsy Malone (1976)
Yaralı Yüz (1983)
Kanunsuzlar (2012)
Baba ((1972)
Miller Kavşağı (1990)
Dokunulmazlar (1987)
Günaha Davet (1993)
Billy Bathgate (1991)
Köstebek (1997)
Carlito’nun Yolu (1993)
Bugsy (1991)
Los Angeles Sırları (1997)