Gel bir de 'bana sor'

Gel bir de 'bana sor'
Gel bir de 'bana sor'
Tate Modern'de bir şeyler oluyor. Afrika ve Arap Yarımadası'ndan sanatçıların sergileri yaz döneminde Tate'in programını doldurmuş. Büyük retrospektif ise yarı Afro Amerikan yarı İrlandalı Ellen Gallagher'a ayrılmış.
Haber: MÜGE BÜYÜKTALAŞ / Arşivi

Tate Modern yaz döneminde yarı Afro Amerikan yarı İrlanda kökenli sanatçı Ellen Gallagher’i ağırlıyor. Gallagher’in son yirmi yıla yayılan işlerinden biraraya getirilen büyük retrospektif sergi, eylül sonuna kadar devam edecek. Sanatçının caz tekrarına benzeyen, farklı şekillerde görünüp başka şiddetlerde etki eden eserleri ‘AxME’ başlığıyla sergileniyor. İsim bir kelime oyunu; İngilizcede ‘bana sor’ anlamına gelen ‘Ask me’ ile 90’larda çocuk olanların yakından tanıdığı Road Runner’ın peşini bırakmayan Coyote’nin bitmeyen patlayıcı rezervinin arkasındaki gizli kuruluş Acme Corporation’a bir gönderme. Yani bizdeki “En çok bana soracaksınız” nidalı Erol Büyükburç serzenişiyle ‘DirenRoadRunner’ karışımı bir sergi ismi.
Odaların içinde suretler, denizaltı şehirleri, böcek gözler, kalın dudaklar, uzaylılar, Mısır piramitleri, politika , peruklar, bolca hayaller ve de olmazsa olmaz Freud var. İyi bir izleyici olursanız alt metindeki Road Runner’ı, Amerikan minimalistlerini ve Pinokyo’yu da görebilirsiniz. Gallagher, çağdaş sanatın sanatçıdan beklediği kıvrak zeka yoluyla dramatik katastrofiyi ağrısız acısız dillendirme pratiğinin hakkını veren isimlerden biri. Popüler kültürün ikonlaştırma geleneğini kendi görsel dilinin içine modüler şekilde monte eden sanatçı, jenarasyonunun ve geçmişinin sorumluluğunu üstünden atamamış olsa da keşfi zevkli bir izleme deneyimini akılda kalıcı izlerle sunmayı başarıyor. 

Yeni bir Afro Amerikan

Gallagher’ın Hollandalı sanatçı Edgar Cleijne ile birlikte yarattığı 16 mm formatındaki beş kısa film serginin akılda iz bırakan parçalarından biri. Murmur (Söylenme, mırıldanma anlamında) isimli çalışma ismiyle müsemma bir haller bileşkesi olarak 1953 yapımı bilim kurgu korku kültü olan It Came From Outer Space’den girip, Bruce Lee’den geçen bir yolu okyanuslara çıkarıyor. Dizzee Rascal müziğinde gelip geçen görüntüler ve siyah karaltıların nereye gittiğini anlamaya çalışırken kendinizi okyanusun dibinde Siyah Atlantis’te; popülasyonunu ‘middle passage’ olarak bilinen Atlantik Okyanusu’nda köle ticaret yollarının geçtiği sularda ölen Afrikalı kölelerin doğmamış torunlarının oluşturduğu bir deniz altı ülkesinde buluyorsunuz.
Sanatçının işlerinde Moby Dick’ten, Sol LeWitt’e, Black Power’dan Detroit techno müziğine, bilim kurgu film estetiğinden Man Ray’in meşhur Matisse fotoğrafına kadar birçok direkt ve karşıt referans görmek mümkün.
DeLuxe serisinde makasla oyulan gözleri siyahtan beyaza döndürülmüş, plastikten helezonik kask kafalı peruklar takılarak sarışınlaştırılmış bir yeni Afro Amerikan betimliyor Gallagher. 50’li 60’lı yıllarda Afro Amerikalıların okuduğu popüler yaşam dergilerinde yayımlanan reklamlar yoluyla mağruz kaldıkları başkalaşım politikalarını unutmadık, unutmayacağız diyor.
Biraz da La Fontaine masalları misali, özneyi ve sujeyi çıkardığımızda aslında hep aynı hikâyenin içinde olduğumuzu hatırlatıyor sergi. Nereye gitsek kimlikler, sosyal sınıflar, dayatmalar, üstümüze biçilmemiş iğrelti bazı şeyler peşimizi bırakmıyor. Pantalonun arka cebinde eskimiş pvc kabında zorunlu kaldıkça çıkarılan pembe mavi kimlikler ve üstümüze yapıştırılan daha nice ‘kim’likler… Ötekileştirilmiş, berikileştirilmiş, egzotikleştirilmiş ve şanslıysanız “Ay çok tatlı” kontenjanından popülerleştirilmiş olabilirsiniz. Nasıl bir lanetin içine sürüklenmişsek bin yüzyılın derdini bir yüzyılda çıkarmaya çalışıyoruz. 

Eski dünya keşfediliyor!

Sergi sonrası akla gelenlerden biri de, Tate Modern’de Afrika kökenli bir kadın sanatçı retrospektifi devam ederken, yan odada İngiltere’de çok da tanınmayan Lübnanlı sanatçı Saloua Raouda Chouchair’in, birkaç gün önce ise Afrika Arap Modernizminin önemli isimlerinden Ibrahim El-Salahi sergisinin açılması tesadüf müdür sorusu. Tam da büyük müzeler Afrika sanatına gözlerini çevirmişken Tate Modern’de Afrika ve Arap yarımadasından sanatçıların sergileniyor olması, o sırada New York’ta Brooklyn Müzesi Ganalı heykeltraş El Anatsui’yi ağırlarken parallel evrende Venedik Bienali kapsamında Altın Aslan Ödülü’nün Angola’ya verilmesi gibi küçük tesadüflerden bahsediyorum. Böylesi tesadüflerin ve lazerli kedi gözlerinin aydınlattığı Batı dünyası veya daha spesifik bir insan grubu olarak batılı küratörler yeni bir yüzyılın başlarında medeniyetin kurulduğu yer olarak da bilenen eski dünyayı yeniden keşfediyor olsa gerek.