'Gerçek' bir yaşam öyküsünden

'Bir star oyuncu+ biyografik bir öykü=
Oscar şansı yüksek, bir büyük film'.
Haber: YEŞİM TABAK / Arşivi

'Bir star oyuncu+ biyografik bir öykü=
Oscar şansı yüksek, bir büyük film'. Çoğu kez işleyen bir formül. Tabii formülün işlemesi için, kimin biyografisinin filme alındığı ciddi önem taşıyor. İlginç biri olması gerektiği zaten aşikar da, söz konusu kişinin yaşam öyküsü, kendisinden daha az bilinse de iyi olur. Aksi halde herkes, külyutmaz edasıyla neyin eksik, neyin fazla olduğu konusunda bilmişlik yapabilir; film hakkında ileri geri konuşur. Bunu doğrulayacak şekilde, yaşamlarının en özeline kadar topumuzun birden vakıf olduğu ikonları anlatan büyük filmlere pek sık rastlanmaz örneğin. Bu ihtiyaç, TV yapımlarıyla giderilmeye çalışılır.
Ron Howard'ın (Edtv, Apollo 13) yönettiği A Beautiful Mind / Akıl Oyunları'nın hamuru, 1994'te Nobel ödülü kazanan, dahi, şizofren matematikçi John Nash'in yaşamı. Akiva Goldsman senaryoyu, Sylvia Nasar'ın yazdığı biyografiden uyarlamış. Ama Akıl Oyunları'nın
biyografik bir çalışma olarak ne kadar ciddiye alınabileceği muğlak, ve filmden bu anlamda not düşmek için Nash hakkında derin araştırmalar yapmış olmanın lüzumu yok. Çok kolay ulaşılabilir bilgilerin, 'sinemasal olmayan' sebeplerle çarpıtılmışlığı söz konusu. Nash'in yaşamında bilhassa atlanan noktalar, hiçbir surette detay kategorisinde de değil açıkçası. Akıl Oyunları'nda, Nash'in
(Russell Crowe), Princeton Üniversitesi'ndeki
öğrencilik yıllarından, Alicia'yla (Jennifer Connelly) evlenip çocuk sahibi oluşuna, sanrılarının iyice belirgin hale gelip hastalığının kendisi ve çevresi için dayanılmaz bir hal alışına ve akademik yaşamdan uzak geçen acılı yılların ardından Nobel ödülü kazanışına dek geçen dönemi izliyoruz. Aynı anda hem ölçülü hem etkileyici olabilmeyi başaran Crowe, şizofreniyi, ihtişamlı bir performans adına şov malzemesine dönüştürmekten kaçınıyor ki, bu da az rastlanır bir oyunculuk erdemi. Howard'ın, Nash'in illüzyonlarını filmin gerçekliğine yedirişi de, aynı şekilde, ucuz tavlama yöntemlerinden uzak. Akıl Oyunları, Nash'ten yanar dönerli bir 'deli hikayesi' çıkarmaya çalışmıyor. Onun asosyal duruşundan, kimi teorilerinin ortaya çıkışına, hatta yeni bir teori oluşturmayı neden tutkuyla istediğine kadar nice konuyu laf kalabalığı yapmadan, ustaca özetliyor. Bunların üstüne, Coenler'in görüntü yönetmeni
Roger Deakins'in tertemiz çalışmasını ve set tasarımından kostüme, Hollywood'un hiç sekmeyen bilumum becerisini de ekleyince, ortaya dört dörtlük bir film çıkıyor demek ise, buçuktan tama erdirmeye çalışsak bile mümkün olamıyor.
Hangisi sempatik?
Howard ve Goldsman'ın Nash'in yaşamına karşı sergilediği yargılayıcı tavrı, biz de çekinmeden onlara karşı gösterebiliriz. John Nash'e saygı duruşunda bulunur 'gibi yaparken', bizim neyi sempatik bulup bulmayacağımıza da karar verilerek alenen sansüre başvurulmuş. Hadi biseksüelliğine bir imayla dahi değinmeyişlerini geçtik diyelim, hastalığının en şiddetli döneminde Alicia'nın onu boşaması ve ancak geçen yaz tekrar evlenmiş olmaları bu gerçek öyküden kırpılırken, ne cins bir mantık zinciri kurulduğunu görmek için, komplo teorilerine düşkün olmak gerekmiyor. Biseksüel bir John Nash'i sevimsiz bulacağımızı ve parçalanan bir aileye de saygı duyamayacağımızı düşündüler herhalde. Aslında böylece, kazdıkları kuyuya düşmüşler. En basitinden, Alicia ve John'un ilişkisinde, dramatik anlamda ciddi boşluklar var. Şayet var olan bir öyküyü çıkış noktası belleyip ille de üzerinde oynamak isteniyorsa, Chopper'daki gibi, gerçeklik vaadinde bulunmak yerine esinlenme olduğu belirtilebilirdi. Bu durumda, yani "ben bunu yorumlarım" iddiasında bile, hazır malzemenin bir miktar düş gücüyle zenginleştirilmiş olması icap ederdi. Ama kimsenin yaratıcılığının, güzelim
Amerikan çekirdek ailesini sonsuza dek koruyan heteroseksüel bir adam sunacak kadar kısır olduğunu varsaymamıza imkan yok. Akıl Oyunları'nda yapılan, koskoca bir yaşamın filme sığamayacağı endişesinden ya da yorum kavramından çok uzak.
Eğer önümüze, "neticede bu bir film" mazereti
sunulacaksa da, şu sorunun yanıtını alsak fena olmaz. Biz sinemaya dünden razı biçimde
'film' izlemeye giderken, neden gerçek bir öyküye tanık olacağımıza inanmaya zorlanıyoruz?



Akademi gerçek sever!
Oscar'larda, biyografik çalışmalar her zaman prestij sahibi oldu; bu yıl da öyle. Aşağıdaki özet listede, ödül aldıkları dallar ve adaylık sayısıyla yer alan filmlerle, bunun sağlamasını yapmak mümkün.
Akıl Oyunları (2001): Sekiz adaylık
Ali (2001):İki adaylık
Iris (2001): Üç adaylık
Tatlı Bela (2000): Kadın oyuncu (Julia Roberts); beş adaylık
Pollock (2000): Yardımcı kadın oyuncu (Marcia Gay Harden); iki adaylık
Shine (1996): Erkek oyuncu (Geoffrey Rush); yedi adaylık
Schindler'in Listesi (1993): Film, yönetmen (Steven Spielberg), sanat yönetimi, görüntü, kurgu, müzik, uyarlama senaryo; on iki adaylık
Doğumgünü Dört Temmuz (1989): Yönetmen (Oliver Stone), kurgu; sekiz adaylık
Sol Ayağım (1989): Erkek oyuncu (Daniel Day - Lewis), yardımcı kadın oyuncu (Brenda Fricker); beş adaylık
Amadeus (1984): Film, yönetmen (Milos Forman), erkek oyuncu (F. Murray Abraham), sanat yönetimi, kostüm, makyaj, ses, uyarlama
senaryo; on bir adaylık
Gandhi (1982): Film, yönetmen (Richard Attenborough), erkek oyuncu (Ben Kingsley), sanat yönetimi, görüntü, kostüm, kurgu, senaryo; on bir adaylık
Madencinin Kızı (1980): Kadın oyuncu (Sissy Spacek); yedi adaylık
Kızgın Boğa (1980): Erkek oyuncu (Robert De Niro), kurgu; sekiz adaylık
Patton (1970): Film, erkek oyuncu (George C. Scott), sanat yönetimi, yönetmen (Franklin J. Schaffner), kurgu, ses, senaryo; on adaylık
Her Devrin Adamı (1966):
Film, erkek oyuncu (Paul Scofield), yönetmen (Fred Zinnemann),
kostüm, görüntü, uyarlama
senaryo; sekiz adaylık
Arabistanlı Lawrence (1962): Film, sanat yönetimi, görüntü, yönetmen (David Lean), kurgu, müzik, ses; on adaylık
Emile Zola'nın Hayatı (1937): Film, yardımcı erkek oyuncu (Joseph Schildkraut), senaryo; on adaylık
VIII. Henry'nin Özel Yaşamı (1933): Erkek oyuncu (Charles Laughton); iki adaylık