Gerçekler hâlâ ölüme yakın Metin!

Her zaman olduğu gibi yine ölüme doğru dönüyordu bir tankın paletleri. Üzerinde beyaz çarşaflar asılı büyük binanın karşısında durdu.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Her zaman olduğu gibi yine ölüme doğru dönüyordu bir tankın paletleri. Üzerinde beyaz çarşaflar asılı büyük binanın karşısında durdu.
Yavaş yavaş kaldırdı namlusunu. Ölüm kusacağı hedefini arıyordu.
Tam 15. katını nişanladı Bağdat'taki Filistin Oteli'nin. Belki de o sırada Ukraynalı Taras Protsyuk ile İspanyalı Jose Couso bombanın düşeceği yerin haberini yapmaya hazırlanıyorlardı. Büyük bir gürültüyle hayatları başlarına yıkıldı.
Geriye sehpası kırılmış bir televizyon kamerası kalmıştı otelin balkonunda.
Reuters'tan Ukraynalı Prostsyuk ile Telecino Televizyonu'ndan İspanyol Couso son haberlerini yapamamışlardı.
Bağdat'ta bir tank mermisiyle bir İspanyol ile bir Ukraynalıyı öldürebilmek
için onların ancak gazeteci olması gerekirdi. Daha o günün sabahı, hayli alçalan bir Amerikan uçağı, El Cezire televizyonunu bombalamıştı. Televizyon muhabiri Tarık Eyyüb ölmüştü.
Bir günde üç gazeteci öldürülmüştü Bağdat'ta. Sen bunu iyi bilirsin sevgili Metin!
Hani 1996'nın uğursuz bir ocak günü, bir haberin peşinde koşarken hani; senin gerçeğe ulaşmandan korkanlar, senin ulaşacağın gerçeği, başka insanlara yansıtmandan ürkenler; seni gözaltına alıp hani...
Tam yedi yıl geçmiş demek ki.
O günden bu yana bir de 'embedded gazetecilik' çıktı.
Takılıyorsun askeri birliklerin peşine, 'Genelkurmay Foto Film Merkezi'nin emir eri gibi gazetecilik yapıyorsun. Aslında omzunda-
ki kamera, elindeki fotoğraf makinesi, içinde olduğun tankın namlusuyla aynı yere dönüyor. Sanki sen de ateş edecekmişsin gibi.
Kimi namlunun arkasında
Kimi gazeteciler tankların namlusunun ucuna geliyor, kimi gazeteciler de tank namlusundan objektifle 'gez göz arpacık' yapıyorlar!
Hatta bunlar 'embedded' olabilmek için bir tür mukavele bile imzaladılar Pentagon'la. Anlaşmaya göre, geçeceği haberin insanlara ulaşıp ulaşmaması o birliğin başındaki komutanın insafına, daha doğrusu sansürüne kalmış.
Bu 'embedded' de ne ola ki dersen; kimine göre 'iliştirilmiş muhabir', kimine göre 'kakılmış muhabir', kimine göre 'asker muhabir', bazılarına göre 'askeri yatılı muhabir'.
Bu savaşta da gazetecilik ikiye ayrıldı. Bazıları zırhlı birliklerle gidiyorlar, bazıları da uçakların, zırhlı birliklerin vurdukları sivil halka; öldürülen çocuklara, yaralanmış kadınlara, yaşlılara gidiyorlar.
İşte bu ikinci türü de hele Amerikalılar tarafından hiç sevilmiyor.
Çünkü eline kan bulaşan, tanık istemez. Hele hele bunun bütün dünyaya anlatılmasını hiç istemez.
Gelecekte planladıkları yeni savaşlar için bize gözdağı da vermek istiyorlar sevgili Metin. Yani öldüre öldüre diyorlar ki, sen bombalanan sivil halkın, insanlarının acısının yanında olmayacak ve bunu kimseye göstermeyeceksin.
Gazetecilerin öldürüleceğini daha bundan bir ay önce açıklamıştı BBC muhabiri Kate Adie. İrlanda Radyosu'ndaki röportajında "Irak'ta gazetecilerin gördüklerini haber yapma imkânının tanınmadığını gördüm. Pentagon'dan üst düzey bir yetkili bana, Bağdat'tan çıkan uplink sinyallerinin uçaklarca tespit edilmesi halinde, bunlara ateş
açılacağını söyledi.
Gazeteciler orada olsa bile. Bu daha savaş çıkmadan bilgi edinme özgürlüğünün tehdit edilmesi demek" diye anlatıyordu Adie.
Doğum günün ve senin adına konulan gazetecilik ödüllerinin verileceği gün yapılan panelde Ragıp Duran senden o kadar emindi ki; "Metin böyle bir gazetecilik yapmazdı" dedi.
Neyse ki, bir tür gazetecilik hâlâ ölmemiş de; senin adına ailen, avukatların, meslektaşların ve gazeten Evrensel'in ortaklaşa düzenlediği gazetecilik yarışmasında ödül vermeye değer eser bulabiliyoruz.
Her yıl olduğu gibi bu yıl ki ödül töreninde de sunuculuğu yine bir gazeteci arkadaşım yaptı. Bu zor görevi Ece Temelkuran üstlendi.
İlk kez konulan 'Yerel Medya Ödülü'nü Sinan Kara'nın artık yayımlanmayan Datça Haber gazetesi aldı. Sinan ödülü alırken hayli duygulanmıştı:
"Evimde Uğur Mumcu'nun fotoğrafı ile çocuğumun fotoğrafı yan yana asılı. Bu ödülü iki fotoğrafın yanına koyacağım."
Ödülü veren SDP Genel Başkanı Akın Birdal, seninle Sinan'ı birbirinize çok benzetti:
"İkisi de özgür gazeteciliğin sesi olmaya çalıştılar. Önce göçmen kuşları, sonra yunusları, sonra kadınları ve çocukaları öldürdüler. Şimdi de gerçeği öldürmeye kalkışıyorlar. Gazetecileri öldürmeye çalışıyorlar."
Düzel'e özel ödül
Jürinin verdiği iki özel ödülden birini Neşe Düzel almıştı. Mahkemelerden arta kalan zamanında yaptığı o güzel röportajlarından birinde Adalet Bakanı Cemil Çiçek'le konuşmuş. Neşe'nin yerine ödülü alan Filiz Koçali "Savaşta gazeteciler öldürülüyor. Metin de bir savaşta öldürüldü. Halkın hakkını alma, özgürlüğünü alma savaşında öldürüldü. Bu yüzden bu yıl bu ödül bir anlam daha kazandı" diyordu.
Özer Akdemir de 'Hukuksuzluğun Bergama Güncesi'ni yazmıştı. Ödülünü Bergama köylüleri için aldı. ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu ödül verirken gazetecileri türlere ayırıyordu:
"Akla, vicdana, uluslararası hukuka aykırı bir katliamın içinden geçiyoruz. Sivillerin yanında gazeteciler vardı. Üniformalılara karşı, bombalara karşı halkın yanında habercilik yapan gazeteciler vardı. Türkiye'de de bir eli yağda, bir eli balda gazeteciler var. Bir de Metin Göktepe'ler var."
Fotoğraf ödülünü genç bir meslektaşın, Burak Kara, Bağdat'ta çektiği muhteşem bir kareyle almış. İri gözlü, saçları sıfır numara bir Arap çocuğu öylesine hüzünle ağlıyor ki fotoğrafta... Yok öyle zırıl zırıl değil. Yüzünün her çizgisine o coğrafyanın binlerce acısı gelmiş oturmuş. Fotoğrafın altında da 'Ölümü Bekleyiş-Saddam Hastanesi' yazıyor.
Gazetecinin ölmezliği...
Burak yeni gelmiş Bağdat'tan:
"45 gündür Irak'ta gazetecilik yaptım. Embedded değildim. Çok üzgünüm. Çünkü orada arkadaşlarım ölüyor. Daha başkaları da ölecek. Önce Metin, sonra da savaşta hayatını kaybeden tüm gazeteci arkadaşlarım için alıyorum bu ödülü."
Senin her davana dur durak demeden koşturan, bu nedenle de adına konulan ilk ödülü, davanı izleyen tüm gazeteciler adına alan Nail Güreli, Fadime Ana'nın biz gazetecilere söylediği 'Hepiniz birer Metin Göktepe'siniz' sözünü hatırlattıktan sonra adına yapılan yarışmada altı yıldır onlarca Metin Göktepe'nin ödül aldığını, bu ödülün gazetecinin, gazeteciliğinin ölmezliğini kanıtladığını söylüyordu.
Haber ödülünü Mazlum Özdemir, 'Tarlasına HADEP yazdı, başına gelmeyen kalmadı' başlıklı trajikomik haberiyle almıştı. Diyarbakır'a bağlı Satı Köyü'nde Tacettin Kardaş adlı bir çiftçi 3 Kasım seçimleri öncesi tarlasına HADEP yazmıştı traktörüyle. Alay komutanı da helikopteriyle geçerken görmüştü tarladaki yazıyı. Zaten harfler o kadar büyüktü ki ancak kuşbakışı gözükebilirdi. Önce 70 kişilik bir asker grubu tarafından traktör ve küreklerle silinmiş yazı. Hatta komutan "Neden 'Ne Mutlu Türküm Diyene' yazmıyor" diye çok kızmış. Hatta yeşil kartı bile yenilenmemiş.
EMEP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Kılıçarslan ödülü verirken 'o acıklı çelişki'yi dile getiriyordu:
"Tarlana HADEP yazınca başına gelmeyen kalmaz. Ama dağı taşı ABD kışlası haline getirmenin bir zararı yoktur."
Görüntülü haber dalında ödülü 'Cenin Mülteci Kampı' adlı çalışmasıyla Mete Çubukçu ve kameraman Özcan Altıntaş almıştı. İsrail'in sivilleri bombaladığı Filistin kampındaki görüntüler çok çarpıcıydı. Mete'nin haberini izlerken insan ekrandan bile ölüm kokusu alıyordu.
Mete de bir süre önce dönmüştü Irak'tan. Ödülünü alırken "Metin'le hep sokaklarda birlikteydik. Hem Filistin'de aynı durumda olan, hem Bağdat'taki Filistin Oteli'nde ölen arkadaşlarım için alıyorum bu ödülü ve Metin'e sesleniyorum: Biz hâlâ buradayız, hâlâ bir şeyler yapmaya çalışıyoruz" diyordu.
Ödülü veren Fadime Ana ise yanık bir yürekle "Savaş istemiyoruz. Gençlerimiz, çocuklarımız ölmesin" diye sesleniyordu.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Turgay Olcayto'ya göreyse gazetecilik çok zor meslekti ve özellikle de kalemini satmayanlar
için çok zor bir meslekti. Bu yılki ödül törenin savaş, öldürülen gazeteciler ve Türkiye'de 'yaşayan gazetecilik' üzerine kilitlenmişti sevgili Metin. Senin adına verilen ödüller bu yıl Datça'daki bir gazeteden Bergama köylülerinin hak mücadelesine, Ankara'da hükümetin bir üyesinden, Diyarbakır'daki bir çiftçinin başına gelenlere, Filistin'de bombalanan sivillerin yaşadığı acılardan, Bağdat'taki bir hastaneye kadar geniş bir alana yayılmıştı.
Ölümler ve yaş günü
Sonra sıra doğum gününü kutlamaya geldi. Bu yıl 35 yaşına giriyordun. Altı yıldır yaptığımız gibi, yine üzerinde iki mum yanan pastan geldi. Hatta bir ara "Acaba bu yıl bir yandan savaş, bir yandan öldürülen bunca gazeteci varken, Metin'e doğum günü pastası kesmesek mi" diye düşündük. Ama sonra da karar verdik ki, biz gazeteciler, Bağdat'ta bir sığınakta sonu belirsiz bir bombardımanı beklerken bile bir gazeteci arkadaşımızın doğum gününü mutlaka kutlardık.
O zaman biz de senin doğum gününü kutlamalıydık.
Fadime Ana mumları üfledi, Cemiyet Lokali'nin bin yıllık Hıdır'ı şampanyayı patlattı.
Bu yıl savaş koşullarında ve öldürülen meslektaşlarımızın acısıyla kutladık yeni yaşını, ödüllerin senin ve öldürülen tüm gazeteciler
için alındı. Ama gördük ki, bu ülkede onca çabaya karşın hâlâ
'iliştirilememiş' gazeteciler vardı.
Gelecek yıl daha çok 'iliştirilemeyen' gazetecilerin, daha umutlu, daha aydınlık çalışmalarına ödül vermeyi diledik içimizden ve gelecek yıl 36. yaşını savaştan ve sömürüden uzak bir dünyada kutlamayı düşledik. Çok mu şey istedik, bilmem. Ama bildiğim bir şey var ki sevgili Metin, hâlâ ülkemizde ve dünyada gerçek biz gazeteciler için ölümün hemen kıyısında!