Gerçekten 'istikbal' göklerdeymiş

Gerçekten 'istikbal' göklerdeymiş
Gerçekten 'istikbal' göklerdeymiş
Tom Cruise son çalışması 'Oblivion'da helikopteri an- dıran fütüristik aracıyla, ahı gitmiş vahı kalmış geleceğin dünyasında sistemi 'kötüler'den korumaya çalışıyor. Film birçok bilimkurgu yapıtının karışımı gibi.
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Bazı oyuncuların zaman içinde benzer işlere soyunmasını bir kaderden çok mesleğin doğası olarak kabul etmek gerekiyor sanırım. 1986’da henüz yolun başındayken ‘Top Gun’daki pilot rolünde kendi çapında bir ‘Gökler Hâkimi’ pozisyonuna yükselen Tom Cruise, son filmi ‘Oblivion’da da benzer bir karakterle karşımıza geliyor. Ama aradan geçen 27 yılın bir farkı olsun; bu kez savaş jetleriyle gökyüzünde yalnız gezen yıldızları oynamıyor, felaketler sonucu dengeleri değişmiş bir dünyada, fütüristik bir tasarıma sahip helikopterimsi aracıyla sisteme yönelik olası saldırıları önleyen insansız hava araçlarını tamir ediyor. Bu haftanın kâğıt üzerinde en pahalı Hollywood oyuncağı görünümündeki ‘Oblivion’, sadece Tom Cruise üzerinden çağrışımlar yaptırmıyor, öyküsü ve çizdiği dünya tasviri dolayısıyla birçok bilimkurgu yapıtıyla akrabalıklar kuruyor…

Ama önce kısaca öykü diyelim: Yıl 2077. Dünya büyük bir felaket sonrası, yaşanması zor bir yere dönüşmüştür. Eski bir asker olan Jack Harper, takım arkadaşı ve bir tür gönüldaşı Victoria’yla birlikte, etrafa hâkim bir tepe üzerine kurulmuş ‘Hi-tech’ tasarımlı evlerinde hayatlarını sürdürürken asıl olarak sorumlu oldukları bölgenin güvenliğini sağlamaktadırlar. ‘Scav’ adlı yaratıklar sisteme zarar vermekte, Jack de merkezden emirleri veren Sally’nin direktifleri doğrultusunda mücadeledeki en önemli silah konumundaki insan araçların bakımını yapmaktadır. Öte yandan zaman zaman gördüğü rüyalar, ona geçmişiyle ilgili bazı şeyleri hatırlatmaktadır. Günün birinde yakın bir bölgeye düşen mekikten kurtardığı bir kadın , Victoria’yla yaşadığı ‘steril’ görünümlü hayatını yeniden sorgulamasına neden olacaktır.

Hatıralar sarmış her bir…
Joseph Kosinski, ‘ilkel çağların Matrix’i (yapım yılı 1982’ydi) niteliğindeki ‘Tron’un şimdiki zamanlardaki uzantısı sayılabilecek ‘TRON: Legacy’yle sinema serüvenine başlamış bir isim. Genç yönetmen, 2010 tarihli bu yapımın ardından ikinci uzun metrajlı çalışması ‘Oblivion’da benzer şekilde yine özellikle görselliğe sırtını dayamış yeni bir bilimkurguyla karşımıza geliyor. Film janr olarak ‘post-apokaliptik’ denen bir dünyanın tasvirine soyunan yapımların son temsilcisi olarak nitelendirilebilir. Malum bu tür filmler, büyük bir felaketin (savaş olabilir, nükleer patlama olabilir, uzaylıların saldırısı olabilir, olabilir de olabilir) ardından ayakta kalmaya çalışan ve eski günlerin özlemini duyan karakterleri anlatır.

Bu hikâyenin kahramanı Jack Harper da darmadağın olmuş New York’un, hatıralarında önemli yer tutan mekânlarında geziniyor, tuttuğu takım olan Yankees’in şapkasını takıyor, eski maçları hatırlıyor, bazen helikopteriyle paralel evren tadındaki küçük bir göl evine giderek eski plaklarını teybe koyup dinliyor (ilginçtir, bu ziyaretlerde kamera ‘Top Gun’dan hatıra niteliğindeki bir güneş gözlüğüne dikkatimizi çekiyor). Bu tür geleceğe dair karanlık tasvirlere soyunan yapımlarda kahramanlar genellikle yalnız takılır ve filmin ilerleyen bölümlerinde devreye başka karakterler girerek öykü hareketlenir. ‘Oblivion’da ise Jack Harper yalnızlık çekmiyor, çünkü yanında son derece soğuk görünümlü ve her şeye mantık çerçevesinden yaklaşan Victoria var.

Kosinski, atmosfer olarak hikâyesini başarıyla örmüş. Hatta Jack’in motosikletine atlayıp gittiği sahnelerde ‘TRON: Legacy’de ‘grit’ üzerinde ilerleyen sanal kahramanların havasını bile bulmak mümkün. Lakin ‘Oblivion’ın şöyle bir handikapı var; öykü ilerledikçe sürekli "Bu filmin benzerlerini çokça izledim" hissi sizi giderek rahatsız ediyor. Çünkü Kosinski’nin yapıtı saymakla bitmeyecek onca filmi çağrıştırıyor… Mesela ben ilk elde aklıma gelenleri hatırlatayım: ‘Mad Max’, ‘Book of Eli’, ‘I Am Legend’, ‘Logan’s Run’, ‘The Island’, ‘Star Wars’, ‘Wall-E’, ‘Prometheus’, ‘Total Recall’, ‘Priest’, ‘2001: A Space Odysses’, hatta ‘The Matrix’ bile bu listeye dahil edilebilir. Evet, güneş altında söylenmedik söz kalmadı, dolayısıyla ‘Oblivion’ çağrıştırdıklarından dolayı değerinden bir şey de kaybetmeyebilir ama bendeki hissiyatı "Vasatı aşamayan bir bilimkurgu" oldu.

Oyuncular derseniz, Tom Cruise malum "51 yaşındayım ama her türlü aksiyona varım" tadında takılıyor. Bir yandan ekip değişse de ‘Görevimiz Tehlike’deki görevlerini ifa ediyor, öte yandan ‘Jack Reacher’ ve ‘Oblivion’ (tesadüfe bakın, burada da karakterinin ismi Jack) gibi aksiyonel yapımlarda boy gösteriyor. Cruise’un ‘Oblivion’a kattığı özel bir hava yok, zaten filmin bütün numarası çizdiği ‘distopik’ dünya tasvirinde şekilleniyor. Victoria’da Andrea Riseborough mekanik bir estetiği, meseleye sonradan dahil olan Julia’da da Olga Kurylenko (Ukraynalı oyuncu ‘To the Wonder’ ve ‘Yedi Pisikopat’tan sonra bir kez daha karşımızda) doğal güzelliği yansıtıyor. Morgan Freeman, ‘ustalara saygı kuşağı’ndan fırlayıp gelmiş gibi duruyor.

‘Oblivion’, Kosinski’nin kendi çizgi romanının sinema uyarlaması niteliğinde. Sonuç olarak yönetmen adına heyecanlı bir proje olabilir ama benim gibi belli bir yaş kuşağından olan ve aynı güzergâhtan geçmiş benzer yapımları izlemiş biri için fazla bir heyecan sunmuyor. Ama yine de türe meraklı seyirci için "Buyurun salona, kararınızı siz verin" diyebilirim.