Gerilim haftası

Gerilim haftası
Gerilim haftası

Korku Seansı

Sinemada korku ve gerilim arayanlar için bu hafta biçilmiş kaftan. Köpekbalıklarından hayaletlerle dolu evlere, cinayet öykülerinden fantastik dünyalara beş korku filmi...
Haber: UĞUR VARDAN / Arşivi

Bazen o seni bulur, bazen sen onu… Özellikle 70’li yılların başından beri revaçta olan ve bu aralar yeniden ziyaret edilen ‘Dikkat, peşinde (ya da içinde) kötü ruh var’ filmlerinin genel ritüeli aşağı yukarı budur. Malum, bu türün gözde meselesi Amerikan taşrasında devasa bir ev alırsın, çoluk çocuk koca mekânda huzur dolu günler geçireceğini hayal edersin amma velakin evin ‘gerçek’ sahipleri neredeyse ilk geceden itibaren seni şöyle bir yoklamaya başlar. Sonrasında bu ziyaretlerin sayısı ve dozajı artar, nihayetinde zorlu bir finalde biri galip gelir…

Mal sahibi, mülk sahibi hani bunun ilk sahibi!..

‘Testere’ (Saw) furyasını başlattıktan sonra özellikle ‘Kanuna güvenmeyecek ve meseleni bireysel olarak halledeceksin’ düsturu üzerine gelişen öyküye sahip ‘Dead Sentence’la da dikkat çeken James Wan, son adımı ‘Korku Seansı’nda (The Conjuring) girizgâhta hatırlatmaya çalıştığım 70’lerin o gözde türüne adeta saygı duruşunda bulunuyor. Öyküsünün de 1971’de start aldığı film, beş kızıyla birlikte satın aldıkları evde kendilerine yeni bir gelecek arayan Carolyn ve Roger Perron çiftinin başına gelenleri anlatıyor. Evinin ne denli ‘problemli’ olduğunu biz izleyiciler, ailenin köpeklerinin taşındıktan sonra içeriye adım atmamakta direnmesiyle zaten anlıyoruz. Nihayetinde zavallı köpek ertesi sabah ölü bulunuyor. Sonrasında mekânın gerçek sahibi (ya da sahipleri), kızlara varlıklarını hatırlatıyor. Genel bir teyakkuz durumunu geçmeden, “Acaba paranoyaya mı kapıldık?” aşaması yaşanılıyor, sonrasında da bütün aile meselenin ciddi olduğunu anlayıp çözümü paranormal vakalar uzmanı Lorraine-Ed Warren çiftine başvurmakta buluyor. Bir tür ‘hayalet avcıları’ mantığıyla çalışan Warren’lar, önce sıradan bir şey olduklarını düşündükleri problemin büyüklüğünü ve ciddiyetini eve gelince anlıyorlar. Sonrasında ise ‘Kötü ruh’la mücadelenin çeşitli safhalarına tanık oluyoruz…

‘The Entity’den ‘Poltergeist’e…

Bu tür yapımlar, 70’lerde benim ortaokul-lise çağlarıma denk gelmişti ve bizim kuşağın en çok ilgi gösterdiği filmler olarak zihinlerimizde adeta bir daha çıkmamak üzere nakşolunmuştu. Elbette ki ilgi sadece bir kuşak meselesi değildi; mesela o dönemin ürünlerinden William Friedkin imzalı ‘The Exorcist’ halen sinema tarihi içinde önemli bir yerin sahibi yapımlardandır. Bu tür filmlerin önünde kuyruklar olur, bazı seyircilerin salonda kalp krizi geçirip öldüğüne dair söylentiler kulaktan kulağa yayılırdı (Ara not: ‘Kalp krizi geçirten filmler’in başında da Dario Argento’nun ‘Suspiria’sı gelirdi).
Günümüz sineması da gelişen teknolojinin de yardımıyla ‘Perili, cadılı ve de kötü ruh’lu filmlere ilgi göstermeyi sürdürüyor. Lakin fazlaca özel efektlere boğulan yapımlar elbette eskinin sadeliğinden ve masumane korkutuculuğundan uzak görünüyor (ya da benim gibi yaşı 40’lar, 50’ler civarında seyreden izleyici profiline öyle geliyor). ‘James Wan imzalı ‘The Conjuring’ ise biraz da bu türden seyirciyi kavramaya ya da eski günleri hatırlatmaya meyilli bir film olmuş. 70’lerin atmosferini, kuşam tarzlarını ve genel havasını arka planda gayet özenli bir şekilde kuran yapım, öyküsü itibariyle geçmişin bazı yapımlarına da göndermelerde bulunuyor gibi. İşin içine ‘bedene giren kötü ruh’un çıkartılması karışınca elbette akla ilk olarak ‘The Exorcist’ geliyor. Ama ‘The Conjuring’in akrabalıkları tek bir filmle es geçilecekmiş gibi değil, ‘The Entity’ (1982), özellikle de ‘Poltergeist’ (1982) bütün öykü boyunca hatırlayacağınız başlıca duraklar. Öte yandan etkili bir ‘Kuşlar’ (Hitchcock elbette) göndermesi de var.
‘The Conjuring’in başardıklarına gelince; gerçekten de ‘korkutucu’ olma sınavını geçtiği birkaç sahne var. Bu günümüz sineması için aslında zor bir meseledir; şimdiki zamanın yapımları korkutmaz kanlı ve arka arkaya gelen şiddet sekanslarıyla sizi daha çok irkiltir, daha çok da “Ne kadar iğrenç” duygusuyla baş başa bırakır. 77 doğumlu James Wan, en azından bu konuda sınavı geçiyor (bu arada ‘Testere’ dizisi bahsettiğim ‘şiddet pornosu’ meselesine yakın duran ve biraz da kapıyı aralayan yapımların başında geliyor. Wan’ın imzasını taşıyan ilk filmin son derece etkili ve zekâ kokan yanları olduğunu, serinin diğer filmlerinden ayrı bir yerde tuttuğumu belirtmeliyim). Ama iyi yanlarına rağmen kuşkusuz türün kendi sınırlarının daha önce defalarca keşfedilmiş olması, filmin etkileyiciliğini de bir noktaya kadar taşıyabilir. Daha somut bir örnek vermem gerekirse, “Nihayetinde bir ‘The Others’ değil, ‘The Shining hiç değil” mesela.
Oyunculuklara göz atarsak paranormal olayların yılmaz takipçisi Warren çiftini Vera Farmiga ve Patrick Wilson (ki bu oyuncu Wan’ın bir önceki filmi ‘Insidious’ta da başroldeydi) canlandırıyor. İkisi de gayet başarılı bir performans sergiliyor. Keza evdeki Perron çiftinde koca Roger rolündeki Ron Livingston da filmdeki bir başka başarılı isim. Ama asıl alkışlar Carolyn Perron rolündeki Lili Taylor’a gidiyor. ‘Arizona Dream’ ve ‘I Shot Andy Warhol’ filmlerinin unutulmaz oyuncusu, bir zamanlar ‘arıza karakterler’in neredeyse bir numaralı adresi ‘The Conjuring’de de harikulade bir oyunculuk gösterisine soyunuyor. Özellikle çıldırmanın eşiğine geldiği sahnelerde çok iyi...

Muhteşem Lili Taylor…
Bu arada filmin tartışılması gereken yanlarından biri de öykünün arka planının fazlasıyla Hıristiyan terminolojisine yakın durması. Ama bu da sanki türün doğası meselenin içinde ‘Şeytan’ ve ‘İblisler’ olunca öyküler ister istemez dinle bir ilişki kurmak durumunda kalıyorlar. Zaten ‘Şeytan çıkarma’ işlemini de ancak rahipler yapabiliyor. Öte yandan bu tür filmler son zamanlarda bizde de karşılığını buluyor ve yine arka planını ‘Cin’ gibi dinsel motiflerden kuruyor. Peki ya inancınız yoksa bu tür ‘kötülük’ler size uğramıyor mu? ‘The Conjuring’ biraz da bu soruya cevap veriyor; örneğin Perron ailesinin dinle fazla ilgisi yok, hatta Carolyn-Roger ikilisi kızlarını vaftiz bile ettirmemişler. Zaten bu da sorun oluyor ve ‘şeytan çıkarma’ işlemi için Vatikan’a kadar uzanıp görüş alıyorlar…
Sonuç? Eli yüzü düzgün, beklentilere de olabildiğince karşılık veren, eski usul gerilim filmlerinden hoşlananlar için ‘The Conjuring’ bence son derece doğru bir tercih. Son bir not: Film, son zamanlarda gördüğüm en güzel afiş çalışmasına sahip. Söz konusu afiş bana ürpertici bir tablo gibi geldi…