'Gezi'deki gibi artık protestolar tek bir mesele etrafında buluşmuyor'

'Gezi'deki gibi artık protestolar tek bir mesele etrafında buluşmuyor'
'Gezi'deki gibi artık protestolar tek bir mesele etrafında buluşmuyor'
Boğaziçi Üniversitesi'nin 150'nci yılı vesilesiyle İstanbul'a gelen ünlü London School of Economics'in (LSE) direktörü de olan ABD'li sosyolog Craig Calhoun'la buluştuk, üniversitelerin kamusal rolünden girip Gezi'den çıktık.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

Yakın zamanda Türkiye ’nin tartıştığı konular, öteden beri akademinin iştahını kabartacak nitelikte kuşkusuz. Kamusal alan, artık adıyla sanıyla gündelik hayatın bir parçası. Anti-kapitalist Müslümanlarla LGBT oluşumları bir araya getiren Gezi, toplumsal hareket ezberlerini yıktı geçti. Üniversitelerin siyasal rolü uzun zamandır ilk kez bu kadar hayati. Ve şansımıza külliyatı tam da bu konulardan geçen ABD’li sosyolog Craig Calhoun, Boğaziçi Üniversitesi’nin 150’nci yılı kutlamaları için İstanbul ’a geldi, üniversitelerin kamusal rolü üzerine bir konferans verdi. London School of Economics (LSE) direktörü de olan ABD’li sosyolog Craig Calhoun’la buluştuk, perspektifi genişletmek istedik.

‘Üniversite ve kamu’ başlıklı makalenizde üniversitenin iki temel özelliğinin, ulaşılır olma amacıyla kusursuzluk hedefinin çatışmasından bahsediyorsunuz. Ve bu çatışma, size göre zengin ülkelere mahsus. Türkiye gibi daha az gelişmiş ülkelere nasıl yansıyor bu çatışma?

Türkiye’nin son dönem hızlı gelişiminde üniversiteler büyük bir rol sahibi. Zaten elitleri eğitmede ve toplumu şekillendirmekte üniversitelerin her zaman rolü var. Ancak üniversitelerin şimdiki kadar yaygınlaşması yeni tip bir hiyerarşiyi ortaya çıkardı. Üniversite tercihleri ve bölümler arasında eşitsizlik söz konusu. Bu, Türkiye gibi ekonomik olarak orta ölçekte kalkınmış ülkelerde hem yeni fırsatlar hem de yeni dışlanma biçimlerine yol açıyor.

Ne gibi fırsatlardan bahsediyoruz?

Üniversiteye giden insan sayısındaki artış yeni gelişmelere yol açıyor. İyi ya da kötü diye nitelendirilebilecek gelişmeler değil bunlar. Eğitim koşulları belirlenirken devlet düzenlemelerinin dahli ne kadar olmalı, meslek eğitimiyle geniş eğitim ağları arasında nasıl bir bağlantı kurulmalı gibi meselelere bağlı gelişmeler. Tarihsel olarak üniversiteler meslek eğitimiyle sınırlı değildi. Entelektüel ortamı, yurttaşlık ve dünya algısını farklı bir yöne çekerdi. Ancak yüksek eğitim için ödenen miktarlar arttıkça, meslek edinme odaklı daha spesifik bölümler tercih edilmeye başlandı. Bu da üniversitenin entelektüel kimliğinde bir değişime yol açıyor.

Üniversitenin gündelik hayatımızdaki yeri meslek edindirme boyutundan mı ibaret olmaya başladı?
Genel manzara bu yönde. Tabii ki her üniversitenin bu yola girdiğini söylemek güç. Mesela içinde bulunduğumuz Boğaziçi Üniversitesi, bu değişimden etkilenen üniversitelerden değil. Ama meslek edindirme odaklı olmayan alanlar seçebilme özgürlüğü de herkesin yararlanamayacağı bir ayrıcalık. Bu anlamda Türkiye de Britanya veya ABD’den farklı değil. En elit üniversiteler, geniş bir alanda bilgi sağlama işlevlerinden feragat etmezler. Ancak daha az elit bir kesime doğru genişleyen üniversiteler, dar ve faydacı bir eğitim verme eğilimine girerler. Bu, ebeveynlerin neye para verdiklerini düşünmesiyle de ilgili. Her şey pazar koşullarına bağlı olunca, insanlar da pazardaki konumlarını korumanın yollarını arıyorlar. Toplumun orta tabakasından bahsediyorum. Türkiye’yle ilgili böyle kesin ifadeler sunmak istemiyorum. Uzmanı değilim. Ama hissettiğim, Türkiye’nin de orta sınıfında genişleme yaşanan birçok ülkeden biri olduğu yönünde. Ancak bu genişleme aynı zamanda bir güvensizlik yaratıyor. İnsanlar belki daha varlıklı. Ama bu konumlarını, dolayısıyla çocuklarını da korumak istiyorlar. Çok yakın bir zamanda varlık sahibi oldukları için her an eski konumlarına geri dönebileceklerinin de farkındalar.

Üniversitelerin kamusal alan olduğunu söylüyorsunuz. Yakın dönemde Türkiye’de kamusal alan tartışmalarıyla üniversiteleri iç içe geçiren Gezi, ODTÜ direnişlerini yaşadık.

Bu olaylar, üniversitelerin kamusal alan olduğunun kanıtı. Özellikle elit üniversitelerin öğrencileri, dünyada ve ülkelerinde olan biteni sadece derslerde değil, daha kapsamlı bir şekilde tartışma imkanına sahipler. Toplumsal bir harekete çalışanları değil de öğrencileri çekmek ise daha kolay. Çalışanlar öğle aralarında bir saatliğine katılıp sonra geri dönmek durumundalar. Taksim’de de civardaki finansal merkezlerde, bankalarda çalışanlar, öğle aralarında ne olup bittiğini görmek için gelip bir saat sonrasında geri dönüyorlardı. Ama tüm gün orada durabilecek kim var? Öğrenciler (Gülüyor).

Sizce akademinin, Gezi gibi bir olayda nasıl bir tavrı olmalıydı? Oturup ne olacağını beklemek mi, katılım mı?

Bunun farklı cevapları var. Üniversiteler, öğrencileri de kapsar. Ve öğrencilerin sosyal hareketlere dahil olma hakkı vardır. Bu da iyi bir şeydir çünkü öğrencilerin birer yurttaş gibi düşünebildiklerini gösterir. Ama bir bütün olarak üniversitenin bir işi de sınıflarda derslere devam etmek, her zaman sokakta olmamaktır. Bu dengenin nasıl tutturulacağı önemli... Bence Türkiye’deki üniversiteler bir yandan gündelik rutinlerini devam ettirmede çok başarılıydılad. Ama işin bir bölümü daha var ki, o da araştırma yapmak ve olan bitene nötr bir şekilde yaklaşmak... Buradaki problem ne, insanları sokağa döken ne, protesto edilen kim, bu bize Türk toplumuyla ilgili neler söylüyor gibi sorulardan bahsediyorum. Üniversitelerin en büyük görevlerinden biri toplumla ilgili bilgi vermek. Bazen yanlış giden bir şeyler doğru çıkabilir. Üniversiteler sadece bir ülkenin iyi taraflarıyla ilgilenmemeli. Aksi, hükümetlerin çok hoşuna gitse de...

Türkiye’de hükümet üniversitelerde güvenliği polislerin sağlaması yönünde bir niyetleri olduğunu duyurdu. Bu üniversite tarihinde hiç karşılaştığınız bir durum mu?

Kendine özgü bir durum bu. Üniversitelerde tabii ki güvenlik güçleri olur. Ama onların üniversitede bulunuş amacı soygunları engellemek gibi şeylerdir. En sık karşılaşılan düzenleme, polisin üniversiteye girmemesi, üniversitelerin hükümete değil, yine üniversiteye hesap veren güvenlik güçlerinin olmasıdır. Bu da üniversitenin özerkliğini korur. Üniversitelerle ilgili en önemli soru şu: Kendi kendilerini yönetmeleri için yeterli bir alan sağlanıyor mu? Ya da dışarıdan bir baskı mı var? Bence Türkiye’deki yeni düzenlemelerin ortaya çıkardığı da böyle bir soru.
LSE bu bağlamda nerede duruyor?

LSE, bağımsız bir vakıf olarak düzenlenmiş bir kurum. Britanya devletinden de fon alıyor. Kampüste kendi güvenlik güçlerimiz var. Ve yarı özerk bir konuma sahibiz. Tamamen bağımsız değil çünkü devlet düzenlemesine tabi. Ancak kendi prosedürlerini düzenleyebiliyor, kurallarını koyabiliyor. Tüm fakültelerin bağlı olduğu bir akademik kurul var. Bir de yarısı üniversite içindeki insanlardan, yarısı da dışarıdan, bunlar mezunlar da olabilir, kamu yararına atanan isimlerden de olabilir, oluşan bir konsey var. Bu konseye kimse hükümet tarafından atanmaz. Oxford ve Cambridge için de aynısı geçerli.

Tiananmen Meydanı’ndaki olaylara dair makalenizde oradaki sosyal hareketin nüvesinin Kültürel Devrim’de de, 1950’lerdeki Yüz Çiçek Kampanyası’nda da bulunabileceğini söylüyordunuz. Oysa Türkiye’de uzun zamandır Gezi gibi geniş katılımlı bir eylem için referans verebileceğimiz bir olay yok. Sizce beklenmedik bir durum muydu bu?

Bu, bize tarihin nasıl öğretildiğiyle de ilgili bir durum. Türk tarihinde de ucu Osmanlı’ya kadar giden protesto hareketleri var. Mesela Jön Türkler, Gezi Parkı’ndaki çocuklardan çok da farklı değildi. Onlar da iktidar yanlış yolda, yöntemlerini değiştirmeli, reform olmalı diyorlardı. Bu da bir bakıma devamlılık. Türkiye tarihinde başka noktalarda yine birtakım benzeri olaylar oldu. Ancak Türkiye’nin çok kendine özgü bir tarihi var. Çok tutarlı bir demokrasi tarihine sahip değil. Çıkışları ve inişleri var. Türkiye’nin demokratikleşip demokratikleşmeyeceği çok önemli bir soru olarak duruyor. Şimdiki durumun insanlara yeniymiş gibi gelmesinin bir sebebi, daha öncesinde bir tarihi olmaması değil. Tüm bu dinamikleri besleyen unsurların aynı anda dile getirilmeye başlanması. Kapitalizm de, devlet de, demokrasi de, din de bu büyük ölçekteki protestoda irdelendi. 68 Paris’inden de izler var, dünyanın farklı bölgelerinde farklı zamanlarda gerçekleşen eylemlerden de... Asıl soru, ülkenin hem çoğunluğun seçimini hem de bireysel ifade özgürlüğünü kapsayan bir demokrasiye sahip olup olamayacağıydı. İktidar, ülkenin çoğunluğunun Gezi olaylarında kendi tarafında yer aldığı konusunda haklı olabilir ama demokrasi, sadece çoğunluğun seçimi değil, aynı zamanda ifade özgürlüğü, azınlıkların haklarının korunması da demektir.

Jön Türkler, Gezi parkı eylemcilerine göre daha birleşik bir amaç uğruna hareket etmiyor muydu? Gezi’de LGBT’ler de, antikapitalist Müslümanlar da, diğer farklı gruplar da vardı.

Evet. Aynı zamanda Occupy hareketinde, Tahrir’de de gördüğümüz bir durum bu. Yakın zamandaki birçok protesto hareketi, tek bir mesele etrafında buluşmayı reddediyor. Oysa mesela bir sendika hareketinde işçi hakları gibi birleştirici bir mesele vardır. Bugünkü demokrasi politikalarının ortak noktası birden çok meseleyi kapsaması. Bazıları çok kişisel meseleler, LGBT hakları gibi... Bazıları, doğrudan kamuyu ilgilendiren meseleler, kamusal alanlarının nasıl kullanılacağı gibi... Protestolar, farklı meseleleri ortaya koyan gruplar arasında koalisyon fırsatını kaybediyor. Protestocular açısından bu kazanımların önünde engeller olacağı anlamına geliyor. Mısır, bariz bir örnek. Protestocular, hükümeti devirmekte başarılı ama yeni hükümeti ortaya çıkarmakta başarısız. Artık eylemler, ifade özgürlüğü, herkesin kendini ifade etme hakkı üzerinde çok fazla duruyorlar. İyi organize olmuyorlar.

Bu gibi eylemlerde ortak bir isteğin dillendirilmemesi, ulus-devletin bir kriz yaşadığına mı işaret ediyor?

Evet. Ama tüm sebep bu değil. Daha çok ulus-devlete gidecek tek bir rota çizen modernizasyon projesinin kriziyle alakalı. Ve yurttaşlık tanımına dair bir kriz bu. Ancak aynı zamanda yurttaşlık kavramının dönüşümüne de işaret ediyor. Gezi’deki protestolar, bir bakıma yurttaşlık hakları için sokaklara çıkan Türkiye yurttaşları tarafından başlatıldı. Halen ulus-devlet fikrine sıkı sıkıya bağlı bir durum bu.