Gezi'nin yabancı tanıkları

Gezi'nin yabancı tanıkları
Gezi'nin yabancı tanıkları

Gezi olaylarının simgesi olan Kate Cullen da Türkiye de yaşayan Avusturyalı bir öğrenci.

Türkiye'de çalışan, okuyan, yaşayan pek çok yabancı da Gezi olaylarını yakından izledi. Bir de onlara, 'içimizdeki dış mihraklara' sorduk. Üç 'expat' ile Türkiye siyasetini konuştuk.
Haber: ERMAN ATA UNCU - erman.uncu@radikal.com.tr / Arşivi

“Burası, benim şehrim. Zaten tarihi olarak da öyle... İstanbul, hep göçmenlerin, expat’ların şehri olmuş”... Alıntı, dokuz yıldır İstanbul’da, Galata’da yaşayan Texas doğumlu John Frederick Augustine Harkrider’dan... 31 Mayıs’ta Taksim Gezi Parkı’na polis müdahalesiyle başlayan ve bu müdahalenin şiddeti arttıkça tüm Türkiye ’ye yayılan Gezi Direnişi’ne en sıradışı perspektiften bakanlar da onlar belki. Farklı sebeplerden Türkiye’yi mesken tutmuş yabancı ülke vatandaşlarının, daha kısa adıyla expat’ların Gezi sürecini nasıl geçirdiğini merak ettik. İstanbul’da yaşayan ABD’li Harkrider ve yine ABD’li serbest gazeteci Marc Hoffman’la, Ankara’da yaşayan Yunan akademisyen Leonidas Karakatsanis’le konuştuk. Malum, Batı’daki polis şiddeti karşılaştırmaları gırla giderken, ikisine de tanık olmuşların söylediklerine kulak vermek de günün elzemlerinden. 

MARC HOFFMAN

En çok şaşırtan insanların çeşitliliği 

(Serbest gazeteci, romanı üzerinde çalışıyor, dört yıldır İstanbul’da yaşıyor. Eylemler başladığında Beşiktaş’tan Cihangir’e taşındı. ABD’li.)
İstanbul’da yaşamaya nasıl karar verdiniz?
Rusya’da yaşarken arkadaşımı görmek için geldim İstanbul’a. Beyoğlu’ndaki bir kafede bir kadınla tanıştım. Artık onunla evliyiz.
Gezi olayları başladığı sırada İstanbul’da mıydınız?
Evet. Tam da olayların göbeğine Cihangir’e taşınıyorduk Beşiktaş’tan. Taksim’de olan biteni gözlemledikten sonra işlerimi halletmek için Cihangir’e gidiyordum. Sonra da geceleri tam çatışmaların olduğu saatlerde Beşiktaş’taki evimize dönüyordum. Her yönüyle tanık oldum yani olaylara.
Gözlemleriniz sırasında sizi en çok şaşırtan ne oldu?
Çeşitlilik… Çevreci ve sol hassasiyetlerle başlayan bir protestoydu. Ama polis şiddeti arttıkça her gruptan insanları görülmeye başlandı. Hippiler, mimarlar, sanatçılar, akademisyenler, işçiler… Bu kadar geniş yelpazeden insanın belki de ilk kez yüz yüze gelmeleri şaşırttı beni en çok. Kemalistlerin “Artık Kürtlerin yıllardır yaşadıklarını anlayabiliyorum” demesi gibi noktalar, bu işin en devrimci sonucu oldu bence.
Daha önce bulunduğunuz ya da tanık olduğunuz eylemlerle Gezi Direnişi’ni karşılaştırabilir misiniz?
O sırada burada yaşadığım için Occupy New York’ta bulunamadım. Ama arkadaşlarım oradaydı. Ve orada da polis sertleşmişti. Ancak bu, her türlü çözüm yolu denendikten ve insanlar parkta haftalar boyu kaldıktan sonra gerçekleşti. Burada üzücü olan ise protestoculara karşı sabrın bu kadar çabuk tükenmesi, birkaç gün içinde şiddete başvurulması oldu.
The New York Times’taki bir makalede, son dönem eylemlerin gerçekleştiği Rusya, Mısır, Türkiye gibi ülkelerdeki rejim ‘çoğunluk diktatörlüğü’ olarak adlandırılıyor. Siz gündelik hayatınızda böyle bir rejimde yaşadığınızı düşündünüz mü hiç?
Kişisel olarak hayır, benim hayatıma dokunan bir durum yoktu. Tabii ki gazetelerde hoşuma gitmeyen haberler okuyordum. Ancak Türkiye’ye taşındıktan sonra buradaki demokrasi algısının benim ABD’li perspektifimle çok farklı olduğunu gördüm. Ve daha fazla insanla tanıştıkça, Türkiye’deki insanların da bu tanım üzerinde ortak bir görüşü olmadığını fark ettim. Türkiye’nin devlet işleyişiyle ilgili en büyük meselelerinden biri bu bence. Daha genç kitle, ayağa kalkıp “biz artık bu işleyişi istemiyoruz” diyebildi. İlginç bulduğum bir başka nokta da benim yaşımda, 30’larındaki Türk arkadaşlarımın birçoğunun, 80 darbesinden dolayı nasıl apolitik bir kuşak olduklarından bahsetmesiydi. Ama artık bu durum değişti. Şimdi 20’li yaşlarını sürenler, apolitik olmayacaklarını beyan ediyor. Bunu seyretmek de çok heyecanlı. Asıl soru, buradan nereye gidecekleri…
Gezi Direnişi sırasında hiç Türkiye’yi terk etmeyi düşündüğünüz, korktuğunuz oldu mu?
Tabii ki evimin önüne gaz bombası atıldığı zamanlarda korktum. Ayrıca eşim hamile. Onun ve oğlumuzun güvenliği için çok korktum. Ama bir an için bile ülkeyi terk etmeyi düşünmedim. Çünkü bir Türkle evliyim ve burada uzun bir zaman yaşamayı planlıyorum.
ABD’deki arkadaşlarınızın, ailenizin konuya dair algısı nasıldı?
ABD’den birileriyle telefonla konuştuğumda şimdi “Tahrir Meydanı gibi mi, yoksa Occupy New York gibi mi” diye soruyorlardı. Ben de “İkisine de benzeyen yanları var ama büyük temel farklılıklar içeriyor” diyordum. Ama bu Batılıların büyük bir kısmının düştüğü yanlış, sanırım.
Bir ABD vatandaşı olarak bu gibi olaylarda komplo teorilerinde hep ABD’nin adres gösterilmesi rahatsız ediyor mu sizi hiç?
Tabii ki. Bunu ülkemi savunmak istediğim için falan söylemiyorum. Böyle yorumlar ABD’ye gereğinden fazla önem veriyor. Ordusu güçlü ama CIA’in ve ABD’nin her şeyin arkasında olduğu iddiası bir fantezi... Buna güçleri yetmez. Tabii CIA’in çeşitli ülkelerde yapılan darbelere dahil olduğu anlaşıldı, Türk ordusuna destek sağladığı oldu. Yani bu algıyı güçlendirecek kanıtlar da var. Ama özellikle şu dönemde hiç olası değil. Zaten Obama, içişlerinde yeteri kadar problemle boğuşuyor. Bir de Obama, uzun zaman sonra ABD’nin gücünün sınırlarının farkına varan ilk başkan.

JOHN FREDERİCK AUGUSTİNE HARKRİDER

‘ABD polisi de serttir ama kanunlar vardır’ 

(Finansör, Galata’da yaşıyor. ABD’li. 9 yıldır Türkiye’de yaşıyor.)
Kaç yıldır Türkiye’desiniz?
9 yıldır buradayım. Finans alanında çalışıyorum. Buraya girmek isteyen yabancı grupları temsil ediyorum. Aynı şekilde ABD piyasasına girmek isteyen Türkiyeli grupları tanıtıyorum. Eğer 6 ay önce konuşsaydık bu hükümetin icraatından çok memnun olduğumu söylerdim. Ekonomik açıdan da çok iyi bir karneleri var. Liberal ekonominin gelişimine her zaman olumlu bakarım. Ama son dönemleri beni endişelendirmeye başlamıştı. Çünkü bu piyasaya girmeyi planlayan şirketler buradaki gelişmeleri sorgulamaya başladılar. Çok fazla bilinmez vardı Batılı şirketler açısından. İslamileşmenin ne anlama geldiğini bilmiyorlar. Diyelim Teksaslı gruplarla irtibat halindeyim. “Şimdi ne olacak, orası Müslüman bir ülke, tüm bunlar hisselerimizi ucuza satacakları anlamına mı geliyor?” gibi sorular sormaya başlamışlardı. Daha önce buraya hiç gelmedikleri için neler olduğunu tam da kavrayamıyorlar. Tüm bunlar, oylara oynamak için yapılan konuşmalar diye açıklamak durumunda kalıyorum. Çünkü dürüst olmak gerekirse, buranın İslami bir yönetime dönüşeceğini falan sanmıyorum. (Gülüyor)
Daha önce bulunduğunuz eylemlerle Gezi Direnişi arasında bir karşılaştırma yapabilir misiniz?
Bu, bulunduğum üçüncü eylem. Ama şimdiye kadarkiler arasında en büyüğü de buydu. Çünkü bu hem çok barışçıl hem de en geniş kapsamlısıydı. Bundan önce İspanya’da Irak Savaşı’na karşı yapılan eylemde bulundum. Polis çok sakindi, bazen hafif gerginlikler oluyordu. Ama o zaman da polis hemen geri çekiliyordu. Gezi Direnişi sırasında söylemleri hep ABD’de de böyle bir durumda aynı oranda şiddet kullanılacağı yönündeydi. Evet öyle… Ama çok farklı bir hikâye var arkasında. ABD’de insanların sokağa çıkıp eylem yapma hakkı var. İnsanlar da yapıyor bunu ama polis tarafından dövülmüyorlar. Ama diyelim 10’a kadar açık bir parkta bu saat sonrası bulunursan polis müdahalesiyle karşılaşırsın. Önce parkı terk etmen söylenir. Terk etmezsen de tutuklanırsın. Evet ABD polisi de çok serttir. Ama 12 polisin toplanıp bir kadını dövdüğünü de görmezsiniz. Ya da suratınıza gaz kovanları atılmaz. ABD’de bir polis memuru, birisini 9 mm’lik mermiyle kafasından vurduğunda bir günde dışarı çıkmaz. Çünkü kanun kanundur. Herkese farklı uygulanmaz. Ayrıca Occupy olaylarından sonra polise tazminat davası açanlar da paralarını bir bir alıyorlar. Bu gibi durumlarda ABD’de polis kınanabiliyor. Avrupa’da da durum aynı. Bir keresinde İspanya’da ETA ile polis arasındaki bir çatışmaya tanık olmuştum. Rokete karşılık mermiyle karşılık veriyorlardı. Ama polis şiddeti gündelik hayatta çok sık rastlanan bir şey olmadı hiçbir zaman. Tabii ki bu tip olaylar tüm dünyada kapalı kapılar arkasında devam ediyor. Ancak burada işleri çığrından çıkaran, polisin bu işi bir oyun olarak görmeye başlaması, insanları hedef alarak gaz bombalarını atması oldu. Ayrıca tüm bu olayda tuhaf olan bir başka nokta, her şeyin bu kadar yanlış yönetilmesi oldu. 10’larca gün banyo yapmadan, doğru dürüst yemek yemeden otobüslerde sabahlayan polisler gibi…
Polis şiddetine doğrudan maruz kaldınız mı hiç?
Kişisel olarak değil. Ama birebir gördüm. Galata’da her gün tanık olduk. Ben de orada yaşıyorum. Vergimi veriyorum. Aynı zamanda benim şehrim de burası… Tarihi olarak da öyle… Burası her zaman için göçmenlerin, expat’lerin şehri olmuş… Ancak polisin kontrol altına alınması gerekiyor. Polis de, Ankara Belediye Başkanı da korkunç.
Öncesinde böyle bir gerilim hissediyor muydunuz ülkede?
AKP’nin muhafazakârları ile daha merkezcileri arasında bir çatışma olduğundan her zaman haberdardık. Bir de Fethullah Gülen tarafı var. Bazen bir şeyleri protesto edip talepte bulunurken bir durup karşınızdakinin konumundan da bakmanız gerekiyor, olayları daha iyi kavrayabilmek için. Erdoğan İslami bir diktatör falan değil. Sadece çizilen resim o yönde. AB’yle, ABD’yle, Fethullah Gülen’le, birçok unsurla problemleri var.
Peki ya Erdoğan’ın olayları tırmandıran konuşmaları?
Çok akıl dışı buluyorum. Ama bu da kültürel bir durum... Benim geldiğim yerde hiçbir zaman bir lider çıkıp böyle şeyleri dile getiremez, belirli bir kişiyi hedef göstermez. Burada daha farklı. Altında olduğu stresi anlayabiliyorum. Güçlü görünmesi, geri adım atmaması lazım. Ama aynı zamanda kendi vatandaşlarını değil, dışarıdan güçleri karşısına alması lazım.

LEONİDAS KARAKATSANIS

‘2008’deki Yunanistan ayaklanmasına benziyor’ 

(Türkiye-Yunanistan ilişkileri, azınlıklar üzerine çalışmalar yapan Yunan akademisyen, eylülden beri Türkiye’de yaşıyor. Ankara’da British Institute’da çalışıyor.)
Ankara’daki olaylara başlangıcından beri dahil misiniz?
Açıkçası çok şanslıydım. Çünkü İstanbul’daki olaylar başladığında ben de bir makale sunmak için oradaydım. Dolayısıyla birinci elden gördüm olan biteni. Sonra da Ankara’ya dönüp oradaki polis şiddetine tanık oldum. Protestoların forumlara, oturma eylemlerine dönüştüğü süreç boyunca da Ankara’daydım.
İstanbul’daki ve Ankara’daki polis şiddetini nasıl karşılaştırabilirsiniz?
İki tarafta da çok yoğundu. Ama bence her iki kentte de eylemcilerin parka girmek istemesi, bu eylemin ne kadar barışçıl olduğunu, amacının şiddet değil, kendi hayatına sahip çıkmak olduğunu gösteriyordu. Ankara’da ise aynı derecede barışçıl bir eyleme karşılık polis şiddeti günbegün daha da arttı. Ve Ankara’yla ilgili bir diğer ilginç nokta, polisin keyfiliği... Kuğulu Park’a müdahale ettikleri sırada eylemciler parkı insanların fikirlerini paylaşabilecekleri barışçıl bir sahaya dönüştürme uğraşındaydılar. Ve birdenbire polis müdahale etti. Kimse de bunu beklemiyordu. Özellikle ilk günler. Sonrasında ise Kuğulu Park, polis müdahalesine sahne olmadı. Ama işin tuhafı, polis Kuğulu Park dışındaki her yerde müdahalesini sürdürdü. 10 – 15 kişi bir araya gelince, herhangi bir uyarı olmadan polislerin müdahalesine maruz kaldı. Mesela Ankara’ya geldiğimden beri Kennedy Sokağı’nda insanlar içkilerini alıp dışarıya çıkarlardı. Ama bu süreçte polis bunu rencide edici bir hareket olarak görmüş olmalı ki, aynı böyle bir gruba geçen TOMA tarafından su sıkıldığını gördüm.
Polis şiddetinden birebir etkilendiniz mi?
Hayır, kişisel bir şiddete maruz kalmadım ama İstanbul’da cuma günü arkadaşlarımla beraber Gezi Parkı’na çıkmaya çalışırken yoğun bir gaza maruz kaldık. Evim, Kuğulu Park’a yakın bir yerde. Günlerce evim gaz altında kaldı. Kuğulu Park’a her gece müdahale yapılan günlerde dışarıya çıkıp yürümek bile çok zordu.
Yunanistan, eylemlerin yoğun olarak yaşandığı, protestonun gelenek olduğu bir ülke… Gezi’yle bir karşılaştırma mümkün olur mu?
Bence en iyi karşılaştırma Yunanistan’da 2008’deki ayaklanmayla yapılabilir. Aralık 2008’de genç bir çocuk polis tarafından soğukkanlı bir şekilde öldürüldükten sonra başlamıştı o eylem. Ben de o sırada saha araştırmamı yapmak için Türkiye’de İstanbul’daydım. Ve o dönem buradaki sivil toplum kuruluşları büyük bir dayanışma kampanyası yapmıştı. O yüzden bu olaylar başladığından beri ikisi arasında karşılaştırma yapıyorum. Çünkü ikisi de polis şiddeti dolayısıyla kitleleri bir araya getiren eylemler. Türkiye’dekinde insanların bu protesto sürecini tüm polis şiddetine rağmen bu kadar barışçıl bir boyutta tutmalarına çok şaşırdım. Bu da çok inanılmaz. Çünkü bu, süreç sonunda da bu dayanışmanın farklı düzlemlerde devam edebileceğinin habercisi. Türkiye ve Yunanistan demokrasiye dair benzer görüleri paylaşıyor. 2008’de bu görüler değişmeye başladı. Ve insanlar her iki ülkede de demokratik taleplerini farklı yollardan dile getirme yöntemlerini bulmaya başladılar.
Türkiye hükümetinin 2013’teki tepkisiyle, Yunanistan hükümetinin 2008 olaylarına tepkisi arasında nasıl bir fark var?
Yunan hükümetinin tepkisi oldukça farklıydı. İçişleri Bakanı, yoğun güç kullanımının yanında olmadığını, bunun olayları daha da ileri boyutlara taşıyacağını söylemişti. Ancak burada Erdoğan’ın yaptığı tam da buydu. Sadece polis şiddeti değil, Erdoğan’ın kendi oy tabanını harekete geçirmek için söyledikleri de var işin içinde. Bu çok tehlikeli bir yol.