'Gırnata' asıl kahraman

'Gırnata' asıl kahraman
'Gırnata' asıl kahraman
'Gırnatacı' günümüze dek uzanan Türk - Ermeni ilişkilerini aidiyet meselesi üzerinden sorgulayan, yazarının deyimiyle bir 'kardeşlik hikâyesi'. Everest Yayınları'nın 'İlk Roman Ödülü'ne layık görülen 'Gırnatacı'yı yazarı Ercüment Cengiz'le konuştuk.
Haber: BANU ÖĞÜT - banuogutt@gmail.com / Arşivi

‘Gırnatacı’yla Everest Yayınları’ndan kazandığınız ‘ilk roman ödülü’yle başlayalım. Bu ödülün yazarlık kariyerinize nasıl bir etkisi olacak?
Henüz başlayan kariyerime demem lazım. Şimdiye kadar basılı hiçbir eserim yok edebiyata dair. İnsanların buna şaşırmasına da şaşırıyorum aslında, bunun bir ilk roman olduğuna inanmıyorlar. Ödülle başlamak güzel. Çok kıymetli bir jüri tarafından seçilmiş olmak güzel.
Peki nasıl doğdu bu romanın hikâyesi? Şikago’ya bir kere tıbbi bir bildirinin yayınlanması üzerine gittim. Romanın başlangıç öyküsü bu. Davet edildiğim Chicago Intercontinental Hotel’in yanında eski bir binanın üstünde koskoca bir lahitin üstünde ‘Essalemun aleykum since 1928’ yazıyordu. İmgesel olarak çıkış noktası bu romanın. Oranın çaycısı veya kahvecisine ithafen yazılmış bir sözmüş, bir şaka aslında. Orada görünce kafama dank etti. Sanata dair bir derdim hep vardı. O yazıyı görünce çok şaşırdım ve üstüne düşündüm. Bu hikâyeyi başka bir kültür üzerinden de yazabilirdim ama bu topraklarda yaşayan bir Türk entelektüelinin derdi olmalı. Kardeşliği her platformda anlatabilirdim ama Türkiyeliysem Türkiye’deysem yaşananlara kayıtsız kalmak yanlış olurdu.
Romanın tarihsel bir atmosferi var. Eski İstanbul ’a ve Şikago’ya dair pek çok detaya yer veriyorsunuz. Okur bu romanı kurmaca olarak mı değerlendirmeli yoksa gerçek hikâyeler barındırıyor mu roman?
Eski Pera’yı anlatan hiçbir film , roman yok. Bu bir eksiklik. Donizetti Paşa’nın apartmanı var mesela orada, bu kadar bilmeden yaşamak İstanbul’a, İstanbullu’ya yakışmıyor. Bu roman gerçek bir olaydan kahramanlar yaratılıp oluşturuldu. Şikago’da bir fuar olmuş, giden eşyaların listesi, esyaları buluşum gerçek. Hangi gemiyle gidildiği belirsiz sadece. Herkes benim Şikago’da ve İstanbul’da yaşadığımı düşünüyor ama iki yerde de hiç yaşamadım. Asıl yapmak istediğim de buydu. Asmalımescit’teki olay gerçekten olmuş mu merakını, illüzyonunu yaratmaktı.
Barkev geçmişte yaşayan, gelgitleri olan bir karakter. Cemaatini savunuyor, bir yandan İstanbul’u özlüyor, sanki kimlik arayışında… Aidiyet duygusuyla ilgili bir şey mi bu?
Barkev acılar çeken bir adam. İntikam duygusu yok, insanları öldürmek istemiyor. Sadece derdini anlatmak isteyen bir Ermeni milliyetçisi. Barkev karakterinin böyle seçilmesinin nedeni, aidiyet meselesi üzerinde kafa yormakla alakalı. Nereli olduğunu söylediğinde insanlar birbirlerinin boğazına çöker hale geliyorsa,’şuralıyım’ demekten nefret eder hale geliyor insan. Bu bir mesele, ait olmadan hiçbir şey yapamamamız da bir mesele. Bu meselenin çözümü bende de yok, sorguluyorum.
Natalie’nin bir lafı var romanda: “Şehrimizi, cemaatimizi, ona ait olmadan, ya da onu kendimize ait hissetmeden sevemez miydik?”
 
Tam aidiyet meselesi bu. Sonra arkasından şöyle devam ediyor bu durum. Tanrı da bizi yaratıyor ve ‘seni ben yarattım, sen de bana inanacaksın ve ömür boyu bağlı kalacaksın’ diyor. Karşılıklı ait olma mevzusu , çok kritik bir mevzu, onsuz olmuyor. Köklerine de böyle bağlanıyor insan. Natalie de soruyor, insanoğlu da yaratanını, cemaatini sahiplenmeden sürdüremiyor mu hayatını diye.
Bir de aşk hikâyesi var romanda… Osman aşkı için yeterince mücadele etmiyor sanki…
Osman bir müzisyen ve sanatçıların gelgitleri çok olur, hayallerden hayallere koşan insanlardır. Osman hayalperest bir adam. Hem Alma’ya âşık oluyor hem de Batı müziğine, caza âşık oluyor. Daha Kadıköy’ü görmemiş adam bir gemiden çıkıyor ve kendini Şikago’da buluyor. O şatafatlı dünyada beğenilmek ve o dünyaya hayran kalmakla alakalı durum. Gönlü geçer, vefasız çıktı diyebiliriz Osman.
Romanın girişini Turgenyev’in müziğe ilişkin bir sözüne ayırmışsınız. Turgenyev romanlarında özellikle klasik müziğe çokça yer veren bir yazar. Sizin romanınızda da Türk musikisi ve caz ön plana çıkıyor. Müziğin romanınızdaki rolü nedir?
Bu romanın temel kahramamanı, okurken ne yönden değerlendirirsen değerlendir aslında sol gırnata. Okur, sol gırnatanın çıkardığı hicaz peşrevin çileli nağmelerini, bazen de bir cool caz parçasının dertli emprovizasyonunu kulağında hissedebiliyorsa, romanın asıl kahramanı gırnata. Şarkıları yazıda anlatan bir stil olmamış şimdiye kadar, adı da olmamış. Esas derdim bütün bu şarkıları da anlatabilmek arzusuydu. Müzikle ilgilendiğim ve o kulüpleri, sahneleri bildiğim için müziğin sihrini de romana yansıtabilmek çok büyük derdimdi. Turgenyev doğası gereği, onun döneminde caz yoktu malum, klasik müzikle ilgilenen bir insandı. Evet, onun için de 200 yıl önceki bir cümleyi epigrafıma taşıdım çünkü Turgenyev’le ben bu noktada çok iyi anlaşıyoruz.
Turgenyev’in müzikal bir anlatımı olduğu söylenir. Sizin romanınızda da kurgu bu anlamda ön plana çıkıyor diyebilir miyiz?
Bütün büyük yazarlar, Victor Hugo , Ernest Hemingway, Herman Hesse, Yaşar Kemal, Yahya Kemal, Orhan Pamuk, ressamdırlar. Biliyoruz ki roman görsel sözel bir sanattır. Romanın resimle kardeşliğinden bahsedilir ama ihmal edilmiş bir kardeşi vardır, o da müzik. Bir caz şarkısının veya senfonini açılışı gibi romanın da bir girişi, sonra iniş çıkışları vardır, aynen kurguda olduğu gibi. Turgenyev de ‘İlkbahar Selleri’ romanında aynısını yapmış. O bunu 200 yıl önce görmüş.
Türk edebiyatının 1915’e ve Ermeni tarihine bakışı değişiyor mu?
 
Kesinlikle değişiyor. Değişsin diye yazılmış bir roman aslında bu. Zor değişiyor ama birbirimizi anlayacağımıza inanıyorum. En nihayetinde bu bir kardeşlik romanı. Milliyetçiliği, aidiyeti ciddi derecede sorgulayan bir roman. Görsel de yazılmış bir roman ama müziğe caza hatta eski Osmanlı müziğine de saygılı bir gönderme içeriyor. Ben bundan sonrasını ancak bir müzik parçası anlatabilir diyorum.
Bundan sonra bir projeniz var mı?
İkinci romanımın dörtte birini tamamladım. O da müzikal zeminde olacak. Borcumu ödeyeceğim ve Turgenyev’e selam göndereceğim.