Göçebe ruh, gaipten seslerin içinde

Göçebe ruh, gaipten seslerin içinde
Göçebe ruh, gaipten seslerin içinde

Ergeç çok yer gezmiş ama ?Bir ülkeye aidiyet olarak kimlik tanımlamam oluşmadı? diyor, ?Ülke kavramını bile algılamakta zorluk çekiyorum. Neden ülkeler var, neden sınırlar var? Herkes için çok doğal gelen şeyler ama ben bunu anlamakta zorlanıyorum.? FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

Ömrübillah gezmiş, hem şehirler, hem meslekler arasında... Tıp eğitimi, psikoloji derken nihayetinde setlere ve podyuma demir atmış bir isim Selma Ergeç. Bu hafta da Ümit Ünal'ın 'Ses'inde duymazdan gelemediği bir sesin peşinde, gerilim hattında geziniyor...
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Derya’nın, kafasında dolaşan, gaipten mi gelecekten mi geldiği belirsiz seslerle boğuşup durduğu; dün vizyona giren ‘Ses’in fragmanını alıcı gözle izlemiş olanların malumu. Yönetmen Ümit Ünal’ın, Uygar Şirin’in senaryosundan yarattığı ‘Ses’in, gerilim dozunu artıran ses ve rüyalarının peşinden giden Derya’sı, model ve oyuncu Selma Ergeç’e emanet. Derya’nın bir noktadan sonra kaale almaya başladığı ses, onu önce Mehmet Günsür’ün canlandırdığı Onur’a götürecek. Yolun sonunda ne bulduğunun yanıtınıysa sinema koltuklarına bırakalım.
Selma Ergeç’le buluşmamıza vesile, Derya oldu. Sohbetin tonunu koyulaştıransa annesi Alman, babası Türk bir kız çocuğunun farklı coğrafyalarda geçen çokdilli, müziği ve kitabı bol eviyle ruhuna işleyen ‘göçebelik’ duygusu... 

‘Ses’in Derya’sı problemli bir genç kadın. Nasıl başa çıktınız onun karmaşık iç dünyasıyla?
Birtakım benzer yanlarım var. Mesela hemen algılayabildiğim, erkeklere karşı tutumu. Hayata biraz yabancı kalma hali... Hep ‘stand by’da tuttuğu şeyler var hayatıyla ilgili. Onlar çok anlayabildiğim şeylerdi. Yaşamadığın zaman çok da anlayamadıkların da var. Annesiyle ilişkisi ve sonrası, ses duyma hali... O biraz daha zor oldu. Böyle bir şey oluyor ve bu kız buna inanıyor. Şöyle düşünüyorsun; ben olsam inanır mıydım? O kız nerede duruyor, ben nerede duruyorum? Bu kız benden biraz daha uzaksa ben oraya nasıl geçerim?.. 

Senaryoyu, sonunda ne olacağını bilmeden okumaya başladığınızda, izleyicinin hissedeceği gerilimi tattınız mı?
Ben korku filmi izleyemiyorum, gerçi gerilim bu ama... Senaryoda ilk kısımlar korku filmi gibi. Senaryo geldi, tatildeydim. Akşamları okudum, karanlık, bilgisayar önümde, yerimi değiştirdim falan... Biraz ürktüm ben de.

Psikoloji eğitimi almışsınız bir dönem. Derya’nın meselesini çözebildiniz mi ucundan psikolojiye bulaşmış biri olarak? 
‘Şurada tıp bilgilerimi, şurada psikolojiyi kullanayım’ gibi olmuyor ama birikiyor bir şeyler. Bir kelime sana çok daha fazla veri veriyor. Derya’da bastırılmış, travmatik bir durum ve bunun semptomları söz konusu. Bunları çok ağır yaşıyor. Ne yapar bir insan, psikoloğa gider. Psikolog konuşma terapisiyle, genelde travmanın olduğu ana kadar gider. O travmayı tekrar yaşatır, kişi hatırlar o duyguları ve yüzleşmeden sonra semptomların azalması ya da kaybolması gerekir. Derya kimseyle paylaşmıyor, çok içine kapalı bir dünyada yaşıyor. 

Neden psikolojiye giriştiniz üç senelik tıp eğitiminin ertesinde?
Psikoloji okumaya başladığımda, oyunculuğa da başlamıştım. Sanırım onun etkisi oldu. Tıp okumam daha çok idealist bir yaklaşımdı, yardım motivasyonuyla girdim tıbba. Sonra oyunculuk dürtüsü çok ağır bastı. Psikoloji de o faydalı olma motivasyonuyla yapılması gereken bir iş. Ama asıl yapmak istediğim oyunculuktu, psikolojiyi bırakmak durumunda kaldım, yetişemedim. 

Bu faydalı olma motivasyonu, doktor baba, hemşire anneden gelen bir tür ‘hayat öğüdü’ mü?
Onların öğüdü hep şudur: En sevdiğin hobin neyse onu işin haline getir! Babam cerrah, ben de cerrah olmak istiyordum. O bayılıyor ameliyata girmeye. Asistanlık yaptım bir kere ona, adamın hissettiği mutluluğu anlatamam. Ben de çok seviyorum ama böyle büyük bir ‘passion’ olmadı bende. Onun tıpta hissettiğinin karşılığının, bende oyunculukta olduğunu fark ettim. Yine net bir kararla bırakamazdım tıbbı ama bir sürü tesadüfün bir araya gelmesiyle, bir şekilde benim yerime karar verilmiş oldu. Asıl nokta şu; sonuçta onlar mutlu olduğun şeyi yap dediler, ben doğru olanı yapmaya doğru gittim. O da 17 yaşında falan, tam felsefeye girme yaşı ya... Vejetaryen olduğum yaş 13’tür, Kant’ı algılamaya başladığım yaş 15 ama okumaya başladığım yaş 13... Kant’ın özellikle etik felsefesi bana çok yakın geldi. ‘Categorical imperative’, çok uzun bir süre hayatımın odak noktasındaydı. Tam olarak çeviremeyeceğim şimdi ama çok bilinen bir şeydir... Yani bir şey yapıyorsan her zaman şunu düşün: Bunu dünyada her insanın, her koşulda yapmasını ister miydin? Ve bu bir mantık çelişkisi oluşturmaz mıydı? Buna göre bir etik felsefesi... 

Çocuk yaşta bu mevzulara girmek, kendi kendini biraz fazla kontrol altında tutmak anlamına gelmiyor mu?
Evet... Bir de tabii şu var; biz çok taşınıyorduk, o zaman ya çok sosyal, çok girişken olursun ya da kendi kabuğuna çekilirsin. Kardeşim Leyla çok sosyal oldu, ben çok kendi içimdeydim, yalnız kalırdım. Dedemle çok iyi bir ilişkim vardı, çok kitap okurdu, ben de onun kütüphanesinden çok okurdum... Yani ben 12 yaşında ‘Papillon’ okudum. Hiçbir çocuk o yaşta ‘Papillon’ okumamalı bence. Çok sert bir kitap çünkü ama bir noktadan sonra ‘Ee?’ oluyor. Çok erken yaşta, edebiyatın o tarafından girince, oraya daha hızlı bir geçiş oldu. Zamanın büyük kısmını buna ayırdığım için biraz erken olmuş olabilir ama... O zaman çok daha ciddiydim, şimdi daha... (Gülüyor, eğlendiğini anlatan bir el hareketi eşliğinde...) 

Cerrah baba ‘kahraman’ mı çocuk gözünüzde?
Annem için de, babam için de geçerlidir o. Annem de hemşireydi. İkisini aynı derecede kahraman olarak görüyorum.

Çocukluk uğraşlarınız arasında keman da var, resim de, bale de... Anne-babada, ‘Çocuklarımız sanatla büyüsün’ durumu mu var?
Evet, evet... Babam şarkı söylüyor devamlı. Şu anda da korodalar annemle. Babam elinde bendiriyle geziyor. Havaalanında en son X-ray’den geçerken “Bu ne?” demişler, çıkarıp çalmaya başlamış. Annemle ayaküstü konser vermişler, insanlar toplanmış, o derece... Baleye üç yaşında başladım. Çok önem verdiler ona. 

Siz sever miydiniz peki? 
Baleyi çok seviyordum, kemanı da... Ama baleyi çok çok seviyordum. Bırakmak zorunda kaldığımda çok üzüldüm. Yedi-sekiz yaşında Mersin tarafında küçük bir yere taşındık, hiçbir şey yoktu. Askeriyenin karate kursuna gitmiştim. Baleye devam etmeyi çok isterdim.

Anne Alman, baba Türk. Farklı coğrafyalar, farklı kültürler arasında gidip gelmişsiniz. Nasıl bir büyüme süreci?
Her yerde yabancı olma durumu. Ama ‘Aa, Alman!’ ya da ‘Aa Türk, tu kaka!’ gibi durumları hiç yaşamadım. Hiç o Almanya’da Türk kimliği yüzünden zorluk çeken insanlardan biri olmadım. Fakat hiçbir yerin tam olarak ev olmaması, ait olduğum yer olmaması durumu var. İnsanlar sana karşı ne kadar tatlı olursa olsun, birlikte bir hikâyeleri var. İki, üç, beş yaşından beri arkadaşlar. Sen hep yenisin, yeni gelensin, hep kendini kabul ettirmek zorundasın. Dil konusunda çok acımasız çocuklar, çok... İngiltere de öyle, Türkiye ya da Almanya da... Almanya içinde de şive durumu oluyordu. Güney Almanya’da başka şive var, kuzeye geldik, Güney Almanya’daki gibi konuşursan komik oluyorsun. O yüzden herkesi taklit etme durumum var, hâlâ devam ediyor. Biriyle iki gün geçirince onun gibi konuşmaya başlıyorum. Devamlı, oraya ait olan bir insan seçiyorsun ve ‘Benim de öyle konuşmam lazım’ diye düşünüyorsun. Çünkü çocuk olarak göze batmak istemiyorsun. 

Çocukken ‘Biz niye bir yere sabitlenmiyoruz?’ diye geçirir miydiniz içinizden?
Çok küçük yaştan beri taşındığımız için... ‘Teenage’ yıllarda zorluk çektim. Sonra da şunu yaşadım; ‘Ya yeter artık, Türkiye okey, Almanya okey. Avustralya’ya falan gidelim!’ Babam bir ara Kanada’yı bastırdı ama Almanya’da kaldı. Bir noktadan sonra da uçuyorsun, tamam buraları gördük, başka yerler olsun diye... İkisini de yaşadım yani. 

‘Ben nereliyim, hangi memlekettenim aslında’ sorusu?..
Çok küçükken oluyordu. Kimliğin ülke üzerinden tanımlanması gibi bir hata yapılıyor ya, o tabii ki çocuklara yansıyor. Bana soruyorlardı; “Türkiye’yi mi daha çok seviyorsun, Almanya’yı mı?”, “Daha çok Türk müsün, Alman mı?” Soranlar da akrabalarım... “İkisi eşit” falan diyordum. Bir ülkeye aidiyet olarak kimlik tanımlamam oluşmadı. Ülke kavramını bile algılamakta zorluk çekiyorum. Neden ülkeler var, neden sınırlar var? Herkes için çok doğal gelen şeyler ama ben bunu anlamakta zorlanıyorum. Öyle bir etkisi var bende.

‘İki Ümit’im var’
* Mehmet Günsür’le tanışıyor muydunuz?
Çok kısa tanışmıştık, bir ödül vermiştik beraber. Ama ‘Süper bir insan, onunla çok iyi arkadaş olurum. Hayatımda olmalı, onunla tanışıp çalışmak isterim’ hissi vardı bende. Hiç de yanıltmadı. Başka gezegenden gelen bir mutluluk perisi hali var. Pozitif ama Pollyanna değil, iş konusunda çok titiz, çok net. Çok iyi enerjisi olan bir insan. 

* Modacı Ümit Ünal modelliğiniz üzerine “Tasarımın kendisidir” demiş. Siz kendinizi model olarak bu kadar iddialı tanımlar mısınız?
Yok, o yüzden Ümit var zaten. (Gülüyor) Ümit’le yaptığımız işten başka bir ilişkimiz var zaten, çok ayrı bir yerde duruyor. 

* Podyumda olmayı siz nasıl anlatırsınız?
Benim için çok eğlenceli bir şey. Daha çok müzikle bağdaştırıyorum. Çok büyük bir müzik aşkım var. Sonuçta sadece yürüyormuşsunuz gibi geliyor ama müziğin ritmi gerçekten size yansıyor. O anki kıyafet, istenen ruh hali... Çok minimal şeyler ama çok eğleniyorum güzel işlerde. Ümit’le yaptığımız işler de daha performans bazlı olduğu için daha fazla tatmin oluyorum. Artık iki tane Ümit Ünal’ım oldu!