'Gökkuşağı'nda günlük hayat

'Gökkuşağı'nda günlük hayat
'Gökkuşağı'nda günlük hayat

FOTOĞRAFLAR: CEVAHİR BUĞU

Greenpeace'in alametifarikalarından Rainbow Warrior isimli gemi 'nükleersiz' gelecek için Türkiye sularındaydı. Şahit olduğumuz dört günün bir anlamı daha var; emektar geminin son seferi bu...
Haber: MERVE KARA / Arşivi

Greenpeace denince ilk akla gelen, belki birbirinden etkili eylemleri, belki de emektar gemisi Rainbow Warrior... İki-üç hafta önce Rainbow Warrior, İstanbul Beşiktaş’a demirlemişti. Hedef ise ‘nükleersiz’ Türkiye turuydu.
Bu seferin ayrıca bir anlamı daha var. Rainbow Warrior’un son Türkiye seferi bu... 20 yılı aşkın süredir sularda olan ikinci Rainbow Warrior, bir sabotajla patlatılan ilkinin yerine yapılmıştı. Türkiye gezisinin ardından emekli olmaya hazırlanan bu geminin yerini, daha temiz teknolojiler kullanacak, yeni kuşak Rainbow Warrior’a bırakması planlanıyor. Üçüncü Rainbow, 2011’in başına kadar suya indirilmiş olacak.
Bu özel seferin, nükleere karşı özel gezisinin İstanbul’dan Sinop’a kadar olan dört günlük bölümüne eşlik ettik; hem Rainbow Warrior’ı, hem Greenpeace’i daha yakından tanıma fırsatı bulduk.

Birinci gün: Halatlar toplanır
Perşembe akşamı müthiş bir günbatımında veda ediyoruz İstanbul’a. Hemen hemen bütün mürettebat güvertede, kendilerini uğurlayan kalabalığa el sallıyor. Bir yandan müthiş bir hareketlilik var. Halatlar, merdivenler toplanıyor; herkes ne yapacağını çok iyi biliyor. Şirin Bayram’ın işi burun kısmında birazdan bitecek ve aşağı inmek zorunda kalacak. Annesine el sallayamayacağı için üzgün görünüyor.
Greenpeace gönüllülerinden Bora Bayraktar, iletişim sorumlumuz. Bizimle o ilgileniyor, gemiyi gezdiriyor. İki katlı gemiye ilk girdiğinizde sizi kaptan köşkü karşılıyor. Köşk, köprü güvertesine bağlı ve merdivenlerle bir aşağı kattaki ana güverteye bağlanıyor. Aşağı güvertede, Greenpeace’in meşhur zodyakları var. Biraz ileride de ambar...
O sırada akşam yemeği saatinin gelmiş olduğunu fark ediyoruz. Mutfağa iniyoruz. Gemi mürettebatın evi, burası da salon. Rainbow’un gönüllü aşçısı Arjantinli Pato Sacco ve asistanı Gizem Akhan, dünya mutfaklarından güzel bir karma hazırlamışlar. Burada bir saat geçirerek bütün mürettebatla tanışmak mümkün. Amerika’dan İspanya’ya, Lübnan’dan Arjantin’e kadar dünyanın farklı yerlerinden yaklaşık 20 kişi var. Yemekten sonra Greenpeace Akdeniz gönüllüleri Öykü Özer, Gülşah Gözek ve Javier Palma Espinosa, bize gemideki kurallardan bahsediyor. Bir süre sonra midem bulanıyor, deniz tutuyor beni. Sarı bir ilaç içip uyuyorum erkenden.

İkinci gün: Mutfak kokuları
Gemide gün erken başlıyor. 7.30’da bütün güvertede, tamamen doğal ürünlerle temizlik yapılıyor. Ben uyanamadığım için bu kısmı da, peşimize takılan yunusları da kaçırıyorum. Benim gibi geç uyanan bir kişi daha var, Emili Transmonte... Geminin üçüncü kaptanı Katalan ve tüm Akdenizliler gibi sıcakkanlı. Gece nöbette olduğu için güne geç başlıyor. Greenpeace’in profesyonel çalışanlarından biri. Öğleden sonraki güvenlik toplantısını o yapıyor.
Yemek saatinin geldiğini koridor boyunca yayılan güzel kokulardan anlıyoruz. Gemideki herkesle kolaylıkla tanışmamıza rağmen o biraz mesafeli... Ertesi gün sabah erkenden röportaj için sözleşiyoruz. 

Üçüncü gün: Fikri aydınlanma
Gerze açıklarında demirliyoruz. Gülşah’la birlikte kaptan köşküne çıkıyoruz. Buradan bakınca birinci Rainbow’un dümenini, direkleri ve geminin burnundaki ahşap yunusu aynı anda görmek mümkün.
Mutfakta gemiyle ilgili bazı bilgilendirme notları görüyorum, birkaçına göz atıyorum: “Greenpeace’in dünya sularındaki yolculuğu 1971 yılında, Alaska’nın küçük bir köyüne doğru, burada sürdürülen nükleer testlere tanık olmak için bir balıkçı teknesiyle açılmasıyla başladı. Eylem yüksek farkındalık yaratarak, yıl sonunda nükleer testlerin durdurulmasını sağladı. 1977’de eski bir balıkçı teknesinin satın alınarak modifiye edilmesiyle ilk Rainbow Warrior doğdu. İlk, çünkü bu gemi Fransız İstihbarat Servisi tarafından 1985’te batırıldı. Sabotaj, aktivist fotoğrafçı Fernando Pereira’nın ölümüyle sonuçlandı. İkinci Rainbow Warrior ise 1989’da alındı.”
Az ileride geminin çalışma odası niteliğinde ‘ofis’ isimli bölümü yer alıyor. Hemen hemen bütün vaktini burada, bilgisayarıyla başbaşa geçiren enerji uzmanı Vladimir Chuprov, gönüllülerden biri. Mutfakta dolu dolu bir sohbet beni bekliyor, sonrasında aydınlanmış olduğumu hissediyorum desem abartmış olmam. Şunları öğreniyorum sohbetten: Nükleer enerji santralleri Rusya’da hükümet ve ordu tarafından fonlanıyor. Bu da nükleer enerjinin şeffaflaşmasını imkânsız kılıyor. Bunun yanında nükleer, Rusya pazarındaki en maliyetli enerji kaynağı. Atıkların sorumluluğunu almaktan kaçındıklarından yükünü de vergi ödeyenler karşılıyor.
Türkiye nükleerden yana seçim yaparsa nükleer enerjinin teşviklere, özel ayrıcalıklara ihtiyacı var. Radyoaktif atıklar, plütonyum gibi maddeler, bu tesisleri işleten şirketler, devletten bu konuda yardım isteyecek büyük ihtimalle. Bu nedenle Türkiye hükümeti, bütçesinden her yıl daha fazla ödenek ayırmak zorunda kalacak. Çünkü radyoaktif atıkların sorumluluğu tamamen devlette. Türkiye’nin bugün doğalgaz konusunda yaşadığı bağımlılığı uranyumda da yaşamayacağını gösteren bir kanıt yok. Bir sorun da üretimin tüketimi karşılayamaması. Nükleere ayrılan kaynaklar gittikçe artıyor ve yenilenebilir enerjinin gelişmesini bloke ediyor.

Dördüncü gün: ‘Nükleere hayır’
Sabah erkenden temizlik yapılıyor. Mürettebatın çoğunluğu Gerze’deki mitinge katılmak üzere balıkçı tekneleriyle gemiden alınıyor. Deniz kenarındaki güzel ilçede gönüllüler birkaç saate kalmadan halktan binlerce kişiyle buluşuyor. Gönüllülerin çoğu bilmedikleri bir dilde ‘Nükleere hayır’ diyorlar. Akşama doğru biten eylem göz kamaştırıcı ve şiddetten uzak...

Gönderene iade eylemi
Gönüllülerden Şirin Bayram mutfakta. Masalardan birinin başında, önünde iki gündür tamir etmeye uğraştığı dikiş makinesi var. Ben makineyi kaldırıyorum, o da makaraları monte etmeye uğraşıyor. Yaklaşık 10 denemenin sonunda başarıyoruz. Kendisine ve mürettebata ait sökük, yırtık ne varsa dikmeye koyuluyor hemen. Ben de soru yağmuruna tutuyorum onu:
“13 yıldır Greenpeace gönüllüsüyüm. Yüksek mimarım. Trakya Üniversitesi’nde Mimarlık okuduktan sonra İTÜ’de yüksek lisans yaptım. STK’larla ilişkim yaklaşık 20 sene önce başladı, farklı eylemlere ve projelere katıldım. İnsanlar farklı şeyler isteyebiliyor, evlenmek, daha büyük bir eve sahip olmak, araba gibi... Ama bir taraftan hepimiz bir şeylerin yanlış gittiğinin farkındayız. Bunu bilerek arkamı dönemezdim. Bunca sene üniversite okudum; harcanan para, verilen emek beni sorumlu yapar. Kaldı ki hepimiz çevreye karşı sorumluyuz, bunca aksaklıkta hepimizin payı var. Çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlamak onları yalnızca iyi okullara göndermekle olmuyor. Yapmadığımız her işi bizim yerimize bir başkasının yapması gerekir. Bu, benim gemideki ilk yolculuğum. Bundan önce gemi lojistiği yapardım, denizci kartım vardı. Yurtdışında eyleme giden ilk Greenpeace gönüllüsüyüm. İtalya’nın toksik atıkları Akdeniz üzerinden Samsun’a kadar gelmişti. O numuneleri, gönderene iade eden bir eylemdi bu.” 

‘Hevestir, gelir geçer diye düşündüler’
Serkan Dabak gemide gönüllülerden biri, yakında Greenpeace’te profesyonel olarak çalışmaya başlayacak. 

Ne zamandır gönüllüsünüz?
10 yıldır. Enerji arşiviyle başladım; o zamanlar yalnızca okuyordum ama dünyayı değiştirebileceğimize inanmıyordum. Üç-beş ay sonra çevresel suçların işlendiği yerlerde şiddet içermeyen eylemlerin içinde olmanın bana uygun olduğunu düşündüm. Dünya Ticaret Örgütü’nün Katar’daki toplantılarını protesto etmek için İsrail’e gönüllü aranıyordu, apar topar katıldım. 

Aileniz nasıl karşılıyor bu seçimi?
İlk etapta hevestir, gelir geçer diye düşündüler ama zamanla kabullendiler. Greenpeace dışında insan hakları mücadelesinde de varım. Hiçbir aile çocuklarının yaka paça gözaltına alınmasına dayanamaz ama kararlığımı gördüklerinden, artık destekliyorlar.

Ne tür işler yapıyorsunuz burada?
Güvertede direklerin bakımı, temizlik, boya, pas, tırmanış, yelkenlerin bakımı gibi işler... 24 saatlik iş olduğu için, dörder saatlik shift’lerimiz var. Zabitlik okumayı planlıyorum; bu benim için gönüllü stajyerlik. Burada devam edeceğim.

Tatmin ediyor mu sizi?
Zaman zaman evet, zaman zaman hayır. Bazen ağır kalabiliyor Greenpeace; çünkü çok büyük. HES’ler ve Tekel işçileri dışında nükleer açısından çok başarılı buluyorum. 

Greenpeace, neden eylemlerini sonuçlarından daha fazla ön plana çıkarıyor?
Bir şekilde meseleyi gösteriyoruz ama birkaç gün sonra orada yokuz. Bu bir sorun olabilir ama bilimsel raporlar da sunuyoruz. Halkla daha örgütlü çalışabiliriz belki. Ne kadar uzun süre gündemi işgal ederseniz başarı şansınız artıyor.

‘Cehalet bir özür değil’
Greenpeace’in 21 yıllık deneyimli kaptanı Derek Nicholls’ı kaptan köşkünde ziyaret ediyoruz. Onun kumandada olduğunu köşkün sessiz ve sakin havasından anlamak mümkün. Telsiz sesleriyle bölünen sohbetimiz ilerledikçe kaptanın sert ve mesafeli ifadesinden eser kalmıyor. 

21 yıllık yolculuğunuz nasıl başladı?
1985’te ilk Rainbow Warrior’un sabotajla batırılmasından sonra tanıştım Greenpeace’le. İlk defa 1990’da Greenpeace’le denize açıldım. 

Nasıl karar verdiniz buna?
Burada çalışan başka arkadaşlarım vardı, doğal gelişti. Ben de o dönemde kariyer değişimi istiyordum zaten. Ondan önce kendime ait bir teknem vardı. 

Sizi çeken çalışma koşulları mıydı, ideoloji mi?
Kesinlikle ideoloji...

Greenpeace’i işvereniniz olarak değerlendirir misiniz?
Ticari dünyadan duyduklarıma göre çok daha iyi, sömürmüyorlar çalışanlarını. Para benim için asıl amaç değil. Ticari dünyada açgözlülük yüzünden, mürettebatın aşırı çalışmasından dolayı çok fazla kaza olabiliyor. Biz bu tip olaylarla karşılaşmıyorsunuz

Motivasyonunuz ne?
Benim için motivasyon, hep çocuklarım ve torunlarım oldu. Onların temiz su içmesini, temiz havayı solumasını ve canlı türlerini görmesini istiyorum. Bence özellikle şehir hayatı insanları doğadan uzaklaştırdı. Her şey elimize paketler halinde geliyor, kimsenin bunların nereden geldiği hakkında bir fikri yok. 

Geleceğin daha iyi olacağına dair umudunuz var mı?
Bazen var, bazen yok. Bazen hiçbir farklılık yaratamıyormuşuz gibi geliyor. Çok fazla sayıda başarı elde ettik oysa. Global kampanyalar yürütüyoruz, biz bunun çok küçük bir parçasını oluşturuyoruz ve bazen kendi açımdan bakınca, küçük adımların büyük kitleleri nasıl harekete geçirdiğine inanamıyorum. Bu yüzden kısa sürede işe yaramıyor gibi görünüyor ama birkaç ay sonra sesleri duymaya başlıyoruz. Örneğin seneler önce Moruroa’daki nükleer testlere karşı yürüttüğümüz eylemde bizi dikkate almayacaklarını düşündük ama sonunda testler önlendi. Yüzde 100 olmasa da nükleer testlerin durdurulmasında Greenpeace’in büyük etkisi var. Elbette diğer kurumlarla birlikte, çünkü Greenpeace yeşili vurgular ve bunun yaygınlaşması için çalışır.

Greenpeace küresel bir kuruluş. Yerel kitlelerin önyargılarıyla karşılaşıyor musunuz?
Elektronik çağdayız ve insanlar bilgiye her yerden ulaşabiliyorlar. Herkes artık daha fazla eğitimli. Hepimiz çevrenin bu halde olmasından sorumluyuz ve herkes bir şeyler yapmakla yükümlü. Herkes çevre kirlenmesinin ne demek olduğunu biliyor. Farkındalık yüksek. Cehalet artık bir özür değil. 

Türkiye’de nükleer tesis kurulması konusunda ne düşünüyorsunuz?
Nükleer güvenli bir enerji kaynağı değil. Bunu anlamamız için Çernobil’in tekrarlanmasına gerek yok. İngiltere’de santrallerin olduğu köylerde radyoaktivite kökenli hastalıkların çoğaldığını, denizlerin kirlendiğini ve avlanan balıkların bile sağlıklı tüketilemeyeceğini gözlemledik. Birileri nükleerin yüzde 100 güvenli olduğunu ve atıkların çevreye zarar vermediğini garantileyene kadar nükleere ‘Hayır’ demeye devam edeceğiz.