Gönül Bağı

Gönül Bağı
Gönül Bağı
Son anınına kadar Halet Çambel'in yanında olan ve 'Halet Çambel'le Buluşma' kitabını hazırlayan M. Melih Güneş, ünlü arkeoloğu yazdı.

Halet Çambel’le ortak kuzenleri olan Nâzım Hikmet ‘Ölçü’ şiirinde
“Sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar
sevdiğine her şeyini verdiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin” der.
Halet Hoca benim için böyle biridir de; hep sevebilen, hep verebilen ve her daim genç kalan... Sırf Karatepe Açık Hava Müzesi bile Halet Hoca’nın bu tavrından payını aldığı içindir ki doğaya terk edilmemiş, bitki örtüsü altında yitip gitmemiştir.
Halet Hoca bir arkadaşıyla, dostuyla ya da tanıyıp sevdiği biriyle karşılaştığında elini omzuna öyle bir atıp merhabalar ki, dışardan gören, ona daha yakın kimse yoktur sanabilir. Bir aslan dostun pençesini koyması gibidir onun elini omuzunuza koyuvermesi; güç alırsınız, gönenirsiniz. Hele bir de gözlerinizin içine içine sizi doyasıya seyreylercesine öylesine gülümseyip bakar ki, bakışıyla kucaklanırsınız. Her derde deva bir evliyadır sanki, sorunları şıp diye çözüvereceğine inanırsınız; çözer de... Yaşı ve konumu ne olursa olsun yeni tanıştığı kişilere “Siz” diye hitap etmesindeki nezaket ve saygı, günümüzün hoyratlığında ve küstahlığında sizi afallatabilir.
2010 yılı Nisan başında, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nde düzenlediğim Doğumunun 100. Yılında ‘Geleneksel Mimarinin Şairi Nail V. Çakırhan’ sergisinin açılışına gelen tüm konukları uğurladıktan sonra Halet Hoca “Kuzum Melih, biz kaç yıldır tanışıyoruz?” diye sordu. “En azından bir 20 yıl olmuştur,” dedim. “Kaaç 20 yıl?” dedi gülümseyerek ve bir sonraki gün buluşmak üzere esenleştik...
Moskova’dayım. Henüz THY seferlerinin bile yapılmadığı, 15 cumhuriyetiyle SSCB’nin yerli yerinde olduğu yıllar. Petrovski Pasajı’nda Vera Feonova ve Natalya Rumyentseva’nın arasında iki koca insan ilgiyle şantiyeyi geziyor: Halet Çambel ve Nail Çakırhan. Ben de Alpaslan Koyunlu’nun peşine takılmış rehberlik ediyorum. Bir ara Halet Hoca koluma giriyor “Nâzım’ın evinin kapısını siz yaptırmışsınız, yahu ne cesaret!” diyor.
Sonraları birlikteliğimiz su gibi akıp çağlıyor. Ayazpaşa’daki evime konuk geldiklerinde sofra kurulurken, Halet Hoca sokak tarafındaki odada kah kitapları karıştırıyor kah kestiriyor. Oysa Arnavutköy’deki evde ilgisini gerektirmeyen bir sohbet anını fırsat bilip arı gibi odadan odaya koşturuyor ve muhakkak bir iş hallediyor o arada; boş oturduğunu görmek ne mümkün!
Halet Hoca Karatepe’deyken ne zaman uğrasam Nail Bey muhakkak Halet Hoca’yı da arıyor ve yine üçümüz bir arada gibi oluyoruz. Karım ve oğlumu da sarmalayan Nail Bey’in şefkati nerdeyse elle tutuluverilecek kadar yoğun. O günler Halet Hoca’nın evde olmamasının en hınzır yanı içtiğimiz rakı kadehlerini sayan birinin olmaması belki de; Nail Bey’in üzerine titriyor. Bir kitap ya da adres gerekse, Halet Hoca’nın telefondaki tarifiyle koca yalıda elimizle koymuş gibi buluyoruz. Sistemliliği ve hafızası şaşırtmıyor artık ama hep imrendiriyor. Aynı duyguyu bir süre önce, nerdeyse yarım asır önce yerleştirdiği makara bantların yerini tarif ederken de yaşatıyor. Ruhi Su, Aşık Veysel, Sabahattin Eyüboğlu’nun ziyaretlerinde yaptığı ses kayıtlarının olduğu makara bantları elimle koymuş gibi bulup çıkarıyorum.
Irak düşmüşsek iki satır da olsa hiç mektupsuz bırakılmıyorum. 2008 Ağustos’unda Tiflis’teki savaş sırası, halim sorulmadan edilmiyor. En yoğun günlerin başlangıcında seher vakti “Melihçiğim!” diyen telefondaki varlığıyla güç buluyorum. Eylül ayında Çapa Hastanesi’nde görüşüyoruz. Nail Bey’in sağlığını ve Kastabala’yı anlatıyor. Nail Bey heyecanla Tiflis’teki savaşı soruyor, Türkiye ’yle ilgili yorumlar yapıyor. Hafta geçmeden Nail Bey’e ‘Edebiyatçı Mimarlar Antolojisi’nde yayınlanacak olan kendisiyle ilgili bölümü gönderiyorum. Halet Hoca’yla bu aralar daha sık telefonlaşıyor, bazen ağlaşıyoruz da. Bir aya kalmadan, 2008 Ekiminde kimimiz Tiflis’ten kimimiz Taşkent’ten, İstanbul’dan, Kadirli’den koşup Akyaka’da bir araya geliyoruz, koca bir parçamız kopmuş; kederliyiz.
2010 Ekim’inde aynı serginin açılışı için Halet Hoca’yla kol kola gittiğimiz Akyaka’da hüznümüze bu kez sevinç de karışık. Nail Bey mimarisiyle, hatır’lanmalarla her yerdeydi.
2012 yılının Mart ayında, Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, Halet Çambel’in pek çok dostunu bir araya getirdiği büyük bir buluşmayı sağladı: Halet Çambel ile Buluşma. Şenlik gibi geçen bu buluşmanın kitabı da oda yayını olarak yayımlanmıştı.
Nail Bey’in ardından biraz da yadigâr gibi kaldık birbirimize. 5 yıl önce, 2009 Ocak ayında Karatepe’de, Füreya’nın seramikleriyle bezeli şömine başındaki gözyaşı karışan söyleşmelerimiz hâlâ sımsıcak bir anı. İstanbul’daki evinde başucundan hiç eksik etmediği kitapları, haberlere olan duyarlılığı, birlikte seyredilen filmler, sevinçler, kahkahalar da öyle… Dost Jak İhmalyan’ın sergisine birlikte gitmemiz, bir başka dostu Yaşar Kemal’le sergide buluşup bakışmalarındaki sevincin yansıması da, bir bardak boza içerkenki çocuksu haz da ve daha neler neler…
Az önce Halet Hoca’yı yalısından uğurladık, şimdiyse koca salonda bir başıma kaldım. Kendimi yalnız hissettirmeyen bir, bir başınalık bu. Ara Güler’in fotoğrafından muzipçe gülümsüyor bana. Duvardaki yeni çerçevelettiğim resimlere bakıyoruz, “Söyle, en çok hangisini beğendin?” diyor, sonra da sebebini soruyor. Balaban’ın, kuzeni Orhan Ezine’ye imzaladığı resimleri seyrediyoruz uzun uzun, birini daha çok seviyor… Nâzım Hikmet’in ve dostu Mina Urgan’ın kitaplarını sipariş ediyor. Zoşçenko’yu istemişti daha önce, anlattıkça anlatıyor…
Yaşam bazen fırsatlar çıkarır karşınıza, kimi zaman farkında olmaz, kimi zaman es geçer, kimi zamansa vakit var sanıp ertelersiniz. Marmaris’teyken kaçırdığım Nail Çakırhan ve Halet Çambel’le tanışma fırsatı Moskova’da karşıma çıktı ve kâh kafa kafaya kâh yürek yüreğe verip ömürlerimizde yer ettik. O akşam ben de sormuştum kendime “Kaç 20 yıl?” diye. Yaşanmış 10ca takvim yılı, gönül bağlarıyla dokunmuş üç günlük zamana bile denk düşmüyor bazen.