Güldürmeyen fıkralar

Güldürmeyen fıkralar
Güldürmeyen fıkralar
Karadeniz insanının 'gerçek' dünyasını yansıtmak iddiasıyla yola çıkan 'Tepe'nin Uşakları', amatörlüğü 'dayanılmaz' boyutlara taşıyor
Haber: MURAT ÖZER - cinemozer@gmail.com / Arşivi

Geçenlerde gene bu sayfalarda kaleme aldığımız, Aydın yöresini kalkındırma projesi kimliği taşıyan ‘Süper İncir’ filmi hakkındaki yazımızda, yereli öne çıkaran bir çalışma ortaya koyarken ‘hikâye anlatma’ meselesinin ne derece önemli olduğundan dem vurmuştuk. ‘Süper İncir’, bunu pek başaramasa da ‘fantastik’ işaretler taşımasıyla garip bir çekiciliğe sahipti.
Trabzon’a (bir köyüne) ve Karadeniz insanına dair bir hikâye anlatma derdindeki ‘Tepe’nin Uşakları’na baktığımızdaysa, amatörlüğün ‘dayanılmaz’ boyutlara ulaştığını görüyoruz, ki sinemanın hiçbir kuralının işlemediği bir sonuç çıkarıyor karşımıza bu durum. Son jenerikten anladığımız kadarıyla, yönetmen-senarist İsmet Eraydın’ın ailesinin bütün fertlerini kamera önünde ya da arkasında kullandığı film, ‘dil’ olarak başarıyı yakalamış görünüyor. Altyazı destekli (nedense sadece başlangıçta!) yapım, Karadenizlilerin ‘gerçek’ dünyasını yansıtmak gibi bir iddia taşıyor, ama bunu o denli yapay ve sorunlu bir şekilde aktarmaya çalışıyor ki, filmin sonunu getirmek zorlaşıyor bizim için.
‘Süper İncir’de olduğu gibi, ağanın kızıyla ‘sıradan köylü’nün olanaksız aşkını anlatan bir hikâyenin merkeze yerleştirildiği ‘Tepe’nin Uşakları’, bu hikâyenin etrafında da hiçbir yere bağlanmayan ‘fıkra’ tadında hikâyecikler izletiyor bizlere. Köyün delisi, yöreye gelen turist, tepede futbol oynamak isteyen gençler ya da define avcıları gibi mini temaların hiçbir faydası yok genel gidişata. Öte yandan, 12 Eylül 1980 öncesinde geçiyor olması da, sadece finalde bir ‘anlam’ katıyor hikâyeye. Bir buçuk saat boyunca bütün karakterlerin karikatürleştirildiği filmin, finalde ‘ciddiyet’ kazanmasıysa herhangi bir fayda getirmiyor, aksine olmamışlığı daha da vurguluyor.
Yönetmen İsmet Eraydın şöyle diyor: “Bu film, çocuğumun, benim neslimin yaşam koşullarını anlayamaması üzerine, ona ve onun nezdinde tüm günümüz gençliğine bir cevap niteliğinde. Özetle; internet , televizyon hatta elektrik bile yokken mutlu olduğumuz zamanlar vardı, demek istedim.” Anlayacağınız, bir ‘iyi niyet’ söz konusu burada da, son zamanlarda birçok filmde gördüğümüz gibi. Ancak, ‘iyi niyetli kötü filmler’ izlemekten usandığımız gerçeğini de bir kenara not düşmek lâzım. Yine de ‘niyeti bozuk’ kötü filmlere baktığımız gibi bakamıyoruz bu tür yapımlara. Naiflikleri elimizi kolumuzu (dilimizi kalemimizi) bağlıyor bir noktada...